Kategori: Makaleler

50. Yıl, Bir Başarı Öyküsü Nasıl Başladı USTAOGLU, BÜYÜK USTA EGE BAĞATUR

Barut ve kan,

O gün barut ve kan kokuyordu bu salon,

Tetik düşürmüştü bu kalleş.

İki yiğit adam İki kamu görevlisi

Toplumun malına sahip çıkmanın bedelini ödedi burada.

Sizler, belki o günü o günün ayrıntılarını hiç bilmeyen sizler Bugün burada o bedelin boşa olmadığını Boşa gitmediğini göstermek için geldiniz.

Hatırlayın, hep hatırlayın bugünü Anlatın ve hep anlatın Geleceğe seslenin ve deyin ki

Ey yiğit adamlar, dürüst, namuslu, ey cesurların cesurları Unutmadık, unutmayacağız.

Sözünüz sözümüzdür.

Onurunuz onurumuzdur.

Yüreklerimiz çarptıkça, inandıkça Sen Ahmet Albay ve sen Ege Bağatur Hep yaşayacaksınız.

Biz biliriz ve inanırız ki Değerlerine sahip çıkanlar,

Değer bilenlerce yaşanır ve her zaman hatırlanır.

Geleceğe seslenin ve şöyle deyin ve hep birlikte Işık geldiğinde en koyu karanlıklar yok olur.

Umutsuzluklar umuda, korkular cesarete yol verir.

Işık oldunuz, ışığa dönüştünüz aydınlattınız yolumuzu

Ve yine biliriz ve inanırız ki

Ölmez hiçbir şey bizimle beraber yaşar.

Hiçbir şey durduramaz bizi, sesimizi, çığlık olur haykırış olur,

Büyürüz, güçleniriz.

Ölüm dediğiniz nedir ki

Biz sadece unutulmaktan korkarız.

Onun için sizler bizleri ismimizle değil Yaptıklarımızla değerlerimizle yaşatın. Belki azdık daha da azaldık biz.

Daha sonraları çoğaldık ve tek bir yürek olduk.

O güzel insanların anlam kattığı

Değerleri, dürüstlüğü namuslu olmayı, cesareti, değer bilmeyi, Değerlere sahip çıkmayı…

İşte dostlar bugün o güzel insanları bir kez daha yaşama, yaşatmaya geldik.

Bu güzel günü yaşatmak için bize fırsat veren

  • Büyükşehir Belediye Başkanı Sn. Aytaç Durak’a
  • Altın Koza Aş. Genel Müdürü Sn. Fevzi Acevit’e,
  • Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Acar Filiz’e

Bu Belgesele emeğini, aklını, yüreğini, sözünü, hatırasını, gücünü ortaya koyanlara ve buraya gelip bizi bu günümüz de yalnız bırakmayan sizlere Sonsuz teşekkürlerini sunuyorum.

Av. Jülide Işıl Bağatur

Özel Sağlık Hizmet Sunucularından, Sgk’nın Yaptığı Kesintilerin Dava Yoluyla Geri Alınması

TC Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı (SGK), Özel Sağlık Hizmeti Sunucularından (ÖSHS) genellikle her yıl yenilenen “Sağlık Hizmeti Satın Alma Sözleşmeleri” ile hizmet satın almaktadır.

Genel Sağlık Sigortası (GSS) Türkiye’deki sosyal güvenlik kurumları olan Emekli Sandığı, Bağkur, SGK, Yeşilkart’ı tek bir çatı altında toplamayı hedeflemiştir. Medula Sistemi bu çalışmanın bilişim ayağıdır. Medula sistemi aracılığıyla SGK ile birçok işlem gerçekleştirebilmektedir. Bunlardan en önemlisi de devlet hastaneleri, özel hastaneler, üniversite hastaneleri, diyaliz merkezleri ve daha birçok sağlık kuruluşunun verdikleri hizmet, kullandıkları tıbbi malzeme ve ilaçların bedelinin ödenmesi için GSS Medula web servislerini yani Medula Sistemini kullanmalarıdır.

Medula, SGK tarafından bizzat kendisinin bilgi yükleyerek oluşturduğu ve tek denetleyicisi olduğu bir sistem olduğundan kimi zaman hatalı girişler nedeniyle haksız kesintilerle karşılaşılmaktadır. Medula sisteminden uygulamada kaynaklanan bu ve benzeri sorunlar nedeniyle SGK, ÖSHS’den yaptığı kimi kesintiler için davalar açıldığı ve “iade” kararları verildiği görülmektedir. Örneğin Medula sisteminde gerekli bazı alanların eksik (boş) olarak girişe izin vermesi örneğin doktorun tescil numarası ve branş bilgilerinin olmaması durumunda kesinti yapılması yaşanan sorunlara bir örnektir. Dolayısıyla bu somut örnekte olduğu gibi çoğu zaman hizmet verilmekte ancak ÖSHS hiçbir sorumluluğu olmadığı halde ortaya çıkan durumdan dolayı zarar görmektedir.

Yargıtay benzer bir uyuşmazlıkta ÖSHS lehine karar vermiştir. “SUT hükümlerine göre reçetelerin yerindeliği kontrol etmesi gerektiği mütalaa edilmiş ise de, kurumun bizzat kendisinin bilgi yükleyerek oluşturduğu ve tek denetleyicisi olduğu sistemin onay vermesi ile hastaya ulaştırıldığı sabit olan ilacın kuruma fatura edilmesinde eczacı davacıya atfı kabil kusur bulunmadığının kabulü gerekir. Mahkemece bu husus gözetilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup hükmün bozulmasını gerektirir.” (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi Esas 2014/26470 – 2015/23063 Karar, Tarih 02.07.2015).

Yine bilindiği üzere SGK tarafından “Fatura Bedellerinin Ödenmesi” konulu 2011/62 Sayılı Genelge ile itiraz süre ve yöntemleri belirtilmiştir. Ancak uygulamada söz konusu sürelerin çok kısa düzenlenmesi ve Medula sisteminde, birden çok şubesi olan özel sağlık hizmeti sunucuları için SGK tarafından yapılan kesintinin kimden, neye ilişkin olduğu ve hangi tarihte yapıldığıyla ilgili bir düzenleme bulunmadığından da dolayı uyuşmazlıklar ve hak kayıpları yaşadığı görülmektedir. Yapılan kesintilere ilişkin yaşanan bu uyuşmazlıklardan tümüyle SGK’nın sorumlu olduğu ve kendi düzenlediği, ÖSHS’nin hiçbir şekilde dâhil olmadığı Medula sistemden kaynaklı olduğu da Yargıtay tarafından kabul edilmektedir. Diğer bir deyişle Yargıtay uyuşmazlık konusu hatalardan ÖSHS’nin sorumlu tutulamayacağına karar vermektedir. Böylelikle Medula sistemindeki bir teknik aksaklıktan kaynaklanan hatadan dolayı ÖSHS sorumlu olmayacağı dolayısıyla kesinti yapılamayacağına ilişkin kararlar yerleşik hale gelmiştir.

SGK’nın süresinde olmadığı veya süresinde olup da haksız yere ret ettiği itirazlar için her iki durumda da yargı yolu her zaman açıktır. Hak arama diğer deyişle dava açma özgürlüğü, Anayasa, başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere Uluslararası Sözleşmeler ve AİHM kararları ile güvence altına alınmıştır. Son olarak yeni tarihli kararlarında Yargıtay, bir  “Genelge” ile bu hakkın kaldırılması mümkün olmadığına da karar vermiştir. Dolayısıyla “Fatura Bedellerinin Ödenmesi” konulu 2011/62 Sayılı Genelge ile belirtilen itiraz sürelerinin kaçırılmış olsa dahi bu durum ÖSHS’ nun menfi tespit ve istirdat istemli dava açma hakkını ortadan kaldırmamaktadır.

 

07.03.2016

Av.Jülide Işıl Bağatur

Bağatur Avukatlık Bürosu

 

“Şirketler Topluluğu” düzenlemeleri ile ne tür imkanlar, yükümlülükler ve yaptırımlar getirdi?

Holding ve Grup Şirketlerinde yeni Türk Ticaret Kanunu, “Şirketler Topluluğu” düzenlemeleri ile ne tür imkanlar, yükümlülükler ve yaptırımlar getirdi? Bu imkanlardan nasıl faydalanabilir, bu düzenlemelere yasal uyumu nasıl sağlayabiliriz?

Av. Kenan Yılmaz – Av.  Çağrı Bağatur  – Av. Adnan Erdoğmuş

Bu yazımızda Holding ve Grup Şirketlerini önemli ölçüde ilgilendiren, 6102 sayılı Yeni Türk Ticaret Kanunu’nun (“Yeni TTK” veya “Kanun”) “Şirketler Topluluğu” düzenlemeleri ile ne tür imkanlar getirmekte olduğu, hangi yükümlülükleri hüküm altına aldığı, bu yükümlülüklere uyulmaması halinde karşılaşılabilecek yaptırımların neler olduğu, hâkim ve bağlı şirketlerimizde bu düzenlemeler hakkında yasal uyumun ve işleyişin nasıl sağlanabileceği hususlarına ilişkin olarak, bu konular hakkında, ilgili kanun hükümlerini, kanunun gerekçesini ve uygulama kanunlarını da bir bütün halinde içermeye çalışarak, görüşlerimizi paylaşmaktayız.

 

02 Aralık, 2013

 

İçindekiler:

  • Şirketler Topluluğu düzenlemelerinin amacı nedir?
  • “Şirketler Topluluğu”, “Hâkim ve bağlı şirket” tanımları nelerden ibarettir?
  • Şirketler Topluluğu sadece ticari şirketlerden mi oluşmaktadır?
  • Doğrudan ve dolaylı hâkimiyet nasıl oluşmaktadır?
  • Yabancılık unsuru neden kapsanmaktadır?
  • Karşılıklı iştirak nasıl oluşmaktadır?
  • Bildirim, tescil ve ilan yükümlülükleri nelerdir?
  • Bağlı ve Hâkim şirketlerin raporları neleri içerecektir?
  • Bağlı şirketler hakkında bilgi alma hakları nelerden oluşmaktadır?
  • Hakların donması hangi durumlarda söz konusu olacaktır?
  • Hâkimiyetin hukuka aykırı kullanılmasının sonuçları neler olacaktır? 12- Tam hâkimiyet halinin getireceği imkanlar ve sorumluluklar nelerdir? 13- Özel denetim hakkı neleri içermektedir?
  • Satın alma hakkı ne zaman kullanılabilecektir?
  • Güvenden doğan sorumluluk neleri içermektedir?
  • Şirketler Topluluğu denetimi hakkındaki düzenlemeler nelerdir?

Ekleri:

  • 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu metni
  • 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu metni Gerekçesi
  • 6103 sayılı Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun
  • 6335 sayılı Türk Ticaret Kanunu İle Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü Ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun

 

  1. Şirketler Topluluğu düzenlemelerinin amacı nedir?

Yeni TTK’nun yürürlüğe girmesinden önceki süreçte, hukuk düzenimizde devleti vergi kaybından koruma amacıyla, şirketler topluluğu, hâkim şirket ve bağlı şirket ilişkileri, vergi mevzuatında düzenlenmişti. Yeni TTK’nda ilk kez şirketler topluluğuna ilişkin düzenlemeler getirilmiş; hâkim şirket ve bağlı şirket kavramları ilk kez kanun içinde yer almış ve eski kanun uygulamasında yer almakta olan “her şirket yönetim kurulu bağımsız olarak hareket eder” yönündeki anlayıştan vazgeçilerek, bağlı şirketlerin hâkim şirket tarafından yönlendirilmesi bir vakıa olarak kabul edilmiş ve buna önemli sonuçlar bağlanmıştır. Böylelikle, şirket pay sahiplerinin, çalışanların ve alacaklıların haklarının korunması sağlanmak istenmiştir.

Bu düzenlenmeler ile Kanun’un esasen kuvvetlendirmeye ve hayata geçirmeye çalıştığı kurumsal yönetim ilkelerini hâkim şirket ve bağlı şirket arasındaki ilişkilere de yaymak suretiyle şeffaflık, sorumluluk ve hesap verilebilirliğin sağlanması istenmektedir.

Söz konusu düzenlemeler öte yandan, topluluk menfaati ile bağlı şirket menfaati arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır. Bu dengenin bir tarafında, şirketler topluluğuna ve hâkim şirkete, topluluğun tümüne toplamda yarar sağlayacak stratejik yatırım kararları alabilme esnekliğinin sağlanması, öte yanda ise hâkim teşebbüse bir takım yükümlülükler, sorumluluklar getirilmesi ve hesap verebilir konumda tutulması suretiyle bağlı şirketin varlığının korunması düşüncesi yer almaktadır.

Kanun hâkim teşebbüsler için öngörmüş olduğu sorumluluklar ve yaptırımların yanı sıra, şirketler topluluğunda, hâkim şirketin, bağlı şirketleri de bağlayacak biçimde topluluk üst faydasını gözetecek stratejik kararları alabilmesini ve topluluk şirketleri arasında kolaylaştırılmış şekilde birleşmeyi sağlayan düzenlemelerle önemli esneklikler de sağlamaktadır.

  1. “Şirketler Topluluğu”, “Hâkim ve bağlı şirket” tanımları nelerden ibarettir?

Kanun, bir ticaret şirketinin, diğer bir ticaret şirketinin,

  • doğrudan veya dolaylı olarak oy haklarının çoğunluğuna sahip olduğu,
  • yönetim organında karar alabilecek çoğunluğu oluşturan sayıda üyenin seçimini sağlayabildiği veya
  • bir sözleşme gereğince veya başka bir yolla tek başına veya diğer pay sahipleri ile birlikte hâkimiyeti altında tutabildiği hallerde,

“Şirketler Topluluğu” varlığının oluştuğunu kabul ederek, hâkimiyeti elinde tutan  şirketi “hâkim”, diğer şirketi ise “bağlı” şirket olarak tanımlamaktadır.

Bunun yanı sıra, Kanun’da özel bir düzenleme getirilerek “Bir ticaret şirketinin başka bir ticaret şirketinin paylarının çoğunluğuna veya onu yönetebilecek kararları alabilecek miktarda  paylarına sahip bulunmasını” birinci şirketin hâkimiyetinin varlığına karine olarak kabul edilmiştir.

Bununla birlikte söz konusu karinenin aksi ispat edilebilir. Zira, gerçekten de, her durumda bir sermaye şirketinin paylarının çoğunluğuna sahip olmak esasında hâkimiyetin kurulması için yeterli olmayabilir. Bu noktada, önemli olan oy haklarının çoğunluğuna sahip bulunmaktır. Çünkü oyda imtiyaz hakları ve yönetim organındaki çoğunluk, sermaye çoğunluğunu tamamen etkisiz duruma getirebilecektir.

Nitekim, Kanun’un gerekçesine göz attığımızda, hâkimiyetin varlığından söz edebilmek için oy hakları, yönetim organı üyelerinin çoğunluğu veya oy sözleşmeleri ile sağlanan çoğunluğunun varlığının arandığını, salt sermayenin çoğunluğuna sahip bulunmayı bir hâkimiyet (kontrol) aracı olarak kabul etmediğini görmekteyiz. Hâkimiyetin varlığının kanunen kabulü için fıkranın yukarıda sayılan şartların bir arada bulunması gerekmez. Bu hallerden herhangi birinin varlığı yeterlidir. Bunu vurgulamak amacıyla “veya” sözcüğü tekrarlanmıştır.

Bunun yanı sıra, yukarıda da ifade edildiği üzere, bir sözleşmeye dayanarak bir şirketin yönetim hakkının elinde bulundurulması da hâkimiyeti oluşturan durumlardan biri olarak sayılmıştır. Kanun’un gerekçesinde, şirketler topluluğunun oluşumda bir sözleşme gereğince hâkimiyet durumunun sağlanması halinde, ilk planda borçlar hukuku bağlamında hâkimiyet sözleşmelerinin kastedildiği belirtilmiştir. Hâkimiyet sözleşmesi ile bir şirket, kendi yönetimini; diğer bir ifadeyle, yönetim kuruluna talimat verme yetkisini diğer bir teşebbüse bırakmaktadır.

Hâkimiyet sözleşmesinin geçerli olabilmesi için bu sözleşmenin ticaret siciline tescil ve ilanı şarttır.

Yukarıda da belirtildiği üzere, bir şirketin hâkimiyetini tek bir pay sahibi tek başına elinde tutabileceği gibi diğer pay sahipleri ile birlikte elinde tutabilir. Pay sahipleri sözleşmeleri veya oy sözleşmeleri ile birden fazla kişinin hâkimiyeti birlikte tutmaları halinde bunlar arasındaki ilişkinin niteliği ve birlikte hâkim olanlar arasında şirketler topluluğu yükümlülükleri açısından teselsül ilişkisi bulunup bulunmayacağı sorunlarının çözümü ise öğretiye ve içtihatlara bırakılmıştır.

  1. Şirketler Topluluğu ve “hâkimiyet” unsuru sadece ticari şirketler bakımından mı önem taşımaktadır?

Kanun’da “hâkim teşebbüs” kavramından bahsedilmiştir. Bu çerçevede gerçek kişi, vakıf, dernek veya kamu tüzel kişileri de hâkim durumda olmaları halinde kanunda hâkim şirketler için öngörülen yükümlülüklere tabi olabileceklerdir. Nitekim, bu husus, Kanunun gerekçesinde de belirtilmiştir.

Ayrıca bir şirketler topluluğunun tepesinde sermaye şirketi olmayan herhangi bir özel veya kamu tüzel kişisi, gerçek kişi veya ticarî işletme bulunabileceği, bunların merkezleri veya yerleşim yerlerinin yurt dışında da olabileceği, tüm bu olguların söz konusu topluluğun şirketler topluluğu kabul edilmesine engel olmayacağı, şirketler topluluğuna ilişkin özel hükümlerin uygulanmamasının gerekçesini oluşturamayacağından da bahsedilmiştir. Şirketler topluluğuna dahil olan şirketlerden en az birinin yerleşim yerinin Türkiye’de bulunması bu hükümlerin şirketler topluluğuna dahil tüm şirketler bakımından uygulanması için yeterlidir.

Bu bahisten, anılan özel hükümlerin uygulanmasından kaçınmanın (kurtulmanın) yollarını kapatmak amacıyla, geniş kavramlara ve ifadelere yer verildiğini, bu sebeple sıfatı, türü, amacı, görevi, yetkileri ve ehliyet durumu ne olursa olsun, gerçek ve tüzel kişiyi ya da işletmeyi niteleyip uygulamadan kaçınmaya yol açabilecek yorumlara müsait kılınmadığını anlamaktayız.

Söz konusu düzenlemelerde, hukukî şekilden hareketle istisna getirilmemesi ve amaca sıkı bağlılık ilkesine göre yapılacak yorumların tercih edilmesi amacıyla “teşebbüs” sözcüğünün bilinçle seçildiği vurgulanarak, “teşebbüs” kavramının yukarıda da belirtildiği üzere, sadece ticari şirketleri değil, gerçek şahısları, dernekleri, vakıfları, iktisadi kamu teşebbüslerini ve belediyeleri de kapsam içine aldığı vurgulanmaktadır.

Nitekim, şirketler topluluğunun temelini teşkil eden hâkim şirket ve bağlı şirket kavramlarını tanımlayan Kanun’un 195. Maddesinin son bendinde: “Şirketler topluluğuna ilişkin hükümlerin uygulanmasında “yönetim kurulu” teriminin limitet şirketlerde müdürleri, sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketler ile şahıs şirketlerinde yöneticileri, diğer tüzel kişilerde yönetim organını ve gerçek kişilerde gerçek kişinin kendisini ifade eder.“ şeklinde bir ifadeye yer verilerek, yukarıda belirtilen teşebbüs kavramının ne ölçüde geniş yorumlandığına işaret edilmekte ve bu ifadeye söz konusu terimlerden doğabilecek yorum güçlüklerinin ortadan kaldırılması amacıyla yer verildiği görülmektedir.

  1. Doğrudan ve dolaylı hâkimiyet nasıl oluşmaktadır?

Kanun’un 195. maddesinin (1) a fıkrasında hâkimiyetin doğrudan olabildiği gibi dolaylı olarak da oluşabileceği öngörülmektedir. Diğer bir ifadeyle, bir şirketin, bir ya da birkaç şirketi  aracılığıyla dolaylı olarak bir başka şirkete hâkim olması durumunda da dolaylı hâkimiyet söz  konusu olabilecektir.

Şirketler Topluluğu oluşurken genelde en tepede holding sıfatına haiz bir şirketin varlığı görülmekte ise de, hâkim şirketin mutlaka holding vasfında olması şartı bulunmamaktadır.

Önemli olan tepede yer alan teşebbüsün diğer iştirakleri üzerinde, yukarıda açıklamaya çalıştığımız mahiyette bir hâkimiyetinin bulunup bulunmadığıdır.

Bu silsilede, tepede hâkim şirketin (A), iştiraki bir şirkette (B) doğrudan hâkimiyeti, (B) şirketini, bağlı şirket kılarken, bu bağlı şirketi (B)’nin bir başka iştirak şirketi (C) üzerindeki kendi hâkimiyeti de bu kez (B)’yi (C) şirketi bakımından hâkim şirket, (C) şirketini de bağlı şirket kılacaktır. Tepedeki hâkim şirket (A), (C) şirketine karşı da hâkim şirket konumunu bu kez dolaylı olarak elde  etmiş  olacaktır. Dolayısıyla tepe şirket, yukarıda örneklemeye çalıştığımız üzere, her halükarda aşağıya doğru doğrudan veya dolaylı olarak hâkimiyeti elde tutacağı tüm iştirak şirketleri için hâkim şirket, iştiraki şirketler ise ona bağlı şirketler konumunda bulunacaklardır. Aradaki şirketler ise, aynı zamanda birbirleri arasında kendi konumlarına göre birbirlerine hem hâkim hem de bağlı durumda bulunabileceklerdir.

  1. Yabancılık unsuru neden kapsanmaktadır?

Yukarıda da ifade edildiği üzere, Kanun 195. maddenin (1) b fıkrasında hâkimiyeti tarif ederken, şirketlerden en az birinin merkezinin Türkiye’de bulunması durumunda, bu Kanundaki şirketler topluluğuna ilişkin hükümlerin uygulanacağını düzenlemiş olmakla merkezi Türkiye dışında olan şirketler topluluğuna dahil şirketler de kapsam içine alınmıştır.

Böyle bir durumda, şirketler topluluğuna dahil tek bir şirketin dahi merkezinin Türkiye’de olması durumunda, yurt dışı şirketin hâkim veya bağlı şirket konumunda olması durumu fark ettirmeyecek, şirketler topluluğu oluşmuş sayılacaktır. Kanun’un buradaki amacı, özellikle yurtdışı hâkim şirketlerin, ister uluslar arası bir şirket olsun, isterse yerel bir teşebbüsün yurtdışında hâkim konumda kuracağı bir hâkim şirket olsun, Türkiye’de yerleşik bağlı şirketin menfaatlerinin korunmasıdır. Sorumluluğun doğduğu hallerde, hâkim şirkete müracaat edilebilmesi için tüzel kişi perdesi kaldırılarak, sorumluluk davaları, hâkim şirkete karşı, bu konuda getirilen özel yetki düzenlemeleri ile Türk Mahkemeleri’nde açılabilecek, hâkim şirketin Türkiye’deki malvarlığı üzerine gidilebilecek, yoksa yurtdışındaki malvarlıkları için uluslar arası tenfiz yoluyla yaptırımların uygulanması sağlanabilecektir.

  1. Karşılıklı iştirak nasıl oluşmaktadır?

Kanun, 197. maddesinde birbirlerinin paylarının en az dörtte birine sahip bulunan sermaye şirketlerinin karşılıklı iştirak durumunda olduklarını belirtmektedir. Bu bağlamda pay yüzdelerinin hesaplanmasında 196. maddede yapılan düzenlemeler esas alınacaktır.

Anılan şirketlerden biri diğerine hâkimse, ikincisi aynı zamanda bağlı şirket sayılacaktır.  Karşılıklı iştirak durumundaki şirketlerin her biri diğerine hâkimse, kanunun uygulamaları açısından ikisi de bağlı ve hâkim şirket kabul olunacaktır.

Kanun’un gerekçesinde yer verildiği üzere, Kanun karşılıklı iştirak düzenlemesi ile sermayenin sulandırılması (köpük sermaye), bilânçonun gerçekliğinin tereddüt yaratması gibi sorunları önlemeyi amaçlamaktadır. Bu sebeple karşılıklı katılma geçersiz sayılmamakta, fakat karşılıklı katılmanın hâkimiyet ve çoğu kez karşılıklı hâkimiyet ilişkisini kurarak, bu durumdaki şirketlerin hâkim ve bağlı şirketin yüküm ve sorumluluklarına tâbi olacağı açıkça hükme bağlanmakta ve sınırlamaları da beraberinde getirmektedir. İleride, karşılıklı iştirak konumuna bilerek girilmesi halinde bu kısıtlamalar nedeniyle hakların donması hususuna detaylı olarak değinmekteyiz.

Diğer yandan gerekçeye göre; karşılıklı katılmanın yüksek oranlarda kurulduğu durumlarda (meselâ, iki sermaye şirketinin birbirlerine yüzde yetmiş-seksen oranında katılmaları varsayımında olduğu gibi) geçerliliği kabul etmenin doğru olmadığı düşünülebilir ve uluslararası öğretide bu görüşü ileri sürenler (çoğunlukta olmasalar bile) mevcuttur. 197. madde söz konusu varsayımda karşılıklı katılmayı geçerli saymakla birlikte, her halde hukuka uygunluk garantisi de sağlamamaktadır. Yüksek karşılıklı katılma, bilânço ilkelerine aykırı düşüyorsa, 197. maddenin varlığı böyle bir aykırılığın müeyyidesinin uygulanmasına engel olmayacaktır. Bunun gibi, karşılıklı hâkimiyet ilişkisinin sorumluluğa etkileri de aynen geçerli olacaktır.

  1. Bildirim, tescil ve ilan yükümlülükleri nelerdir?

Kanun’un 198. Maddesi kapsamında, bir teşebbüsün, bir sermaye şirketinin sermayesinin, doğrudan veya dolaylı olarak, yüzde beşini, onunu, yirmisini, yirmibeşini, otuzüçünü, ellisini, altmışyedisini veya yüzde yüzünü temsil eden miktarda paylarına sahip olduğu veya payları bu yüzdelerin altına düştüğü takdirde; durumu söz konusu işlemlerin tamamlanmasını izleyen on gün içinde, sermaye şirketine ve bu sermaye şirketinin de bu Kanun ile diğer kanunlarda gösterilen yetkili makamlara bildirimde bulunmaları yükümlülüğü düzenlenmiştir.

Bildirimleri alan sermaye şirketleri, bu bildirimleri, kayıtlı bulundukları Ticaret Sicili Müdürlüklerinde bildirimi aldıkları tarihten itibaren on gün içinde tescil ve ilan ettirmekle yükümlüdürler.

Payların yukarıda belirtilen oranlarda kazanılması veya elden çıkarılması, yıllık faaliyet ve denetleme raporlarında ayrı  bir  başlık altında açıklanacak ve şirketin internet sitesinde de ilan edilecektir.

Payların yüzdelerinin hesaplanmasında yine 196. maddede getirilen düzenlemeler esas alınacaktır.

Teşebbüsün ve sermaye şirketinin yönetim kurulu üyeleriyle yöneticileri de, kendilerinin, eşlerinin, velayetleri altındaki çocuklarının ve bunların, sermayelerinin en az yüzde yirmisine sahip bulundukları ticaret şirketlerinin o sermaye şirketindeki payları ile ilgili olarak bildirimde bulunacaklardır. Bildirimler yazılı şekilde yapılacak, ticaret siciline tescil ve ilan olunacaktır.

Bildirim ile tescil ve ilan yükümlülüğü yerine getirilmediği sürece, ilgili paylara ait oy hakkı dâhil, diğer pay sahipliğinden doğan tüm haklar donacaktır. Bildirmemenin öncelikli sonucu, oy hakkının kullanılmaması olacaktır. Aksi halde, kullanılan oy geçersiz addolunacaktır. Bu çerçevede, geçersiz oylar da dikkate alınarak alınan genel kurul kararı da geçersiz olma tehlikesi altında bulunabilecektir. Bu çerçevede söz konusu kararın geçerliliğini sürdürüp sürdürmeyeceği geçersiz oyların karar nisabını etkileyip etkilememesine bağlı tutulacaktır.

Bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesine dair diğer hukuki sonuçlara ilişkin hükümler ayrıca saklı tutulmaktadır.

Bir diğer bildirim yükümlülüğü de, hâkimiyet sözleşmeleri hakkında düzenlenmiştir. Hâkimiyet sözleşmesinin geçerli olabilmesi için de, bu sözleşmenin de ticaret siciline tescil ve ilanı şarttır. Sözleşmenin geçersizliği, bu Kanun ile diğer kanunlardaki şirketler topluluğuna dair yükümlülüklere ve sorumluluklara ilişkin hükümlerinin uygulanmasına engel olmayacaktır. Gerekçeye göre, hâkimiyet sözleşmelerinin tescil ve ilânına ilişkin yükümlülük bir geçerlilik kuralıdır. Bu suretle hâkimiyet sözleşmenin yazılı olarak yapılması zorunluluğu öngörülerek ilişki kayıt altına alınmak ve kamuya tanıtılmak istenmiştir.

Bildirim yükümlülükleri ile, katılma ilişkilerinin, özellikle karşılıklı katılmaların açıklanması, bu yolla kamunun aydınlatılması, şeffaflığın sağlanması ve sorumluluk hükümlerinin amacına uygun şekilde uygulanması amaçlanmıştır.

Gerekçede yer verildiği üzere, bildirim bütün payları kapsamalı, yoksa sadece eşiği aşan paylara özgülenmemelidir. Bildirim anının belirlenmesinde payların hukuken iktisabı esas alınmalıdır.

Bildirim adresleri olarak ticaret sicilinin yanı sıra, katılınan şirkete göre, şirketin tabi olduğu diğer mevzuatın öngördüğü SPK, BDDK, RK ve Hazine gibi özel kurumlar ve hükümet kuruluşları olarak belirlenmiş olup, bildirimi alan kurum ve kuruluşların, kendi kanunlarına göre işlem yapacakları belirtilmiştir.

  1. Bağlı ve Hâkim şirketlerin raporları neleri içerecektir?

Kanun, 199. maddesinde, bağlı şirketlerin yönetim kurullarına, her faaliyet yılının ilk üç ayı içinde, şirketin hâkim ve bağlı şirketlerle ilişkileriyle kanunda yer alan diğer bilgileri ihtiva edecek bir rapor (gerekçede yer verilen tanımıyla “Bağlılık Raporu”) düzenlemeleri yükümlülüğünü getirmiştir.

Şirketler topluluğu içindeki grup içi işlemler her yıl bağlı şirket yönetim kurulları tarafından yasal süre ve kapsamına uyularak ayrı ve açık bir raporlama ile ortaya konulmak zorundadır. Söz konusu Bağlılık Raporları’nın herhangi bir şekilde tesciline ilişkin bir yükümlülük getirilmemiştir. Buna karşılık, hâkim şirketler bakımından söz konusu raporları hazırlamaları esas olarak zorunlu tutulmamış; bu raporun sadece hâkim şirketin herhangi bir yönetim kurulu üyesinin talepte bulunması halinde hazırlanması gerektiği öngörülmüştür.

Bağlı şirketin söz konusu raporu düzenlememesi halinde 200 güne kadar adli para cezası uygulanabilecektir. Son uygulama kanunu değişikliği öncesinde bu hususta ayrıca 2 yıla kadar hapis cezası da öngörülmüştü.

Gerekçede açıklandığı üzere raporun amacı, pay sahiplerinin bu rapora dayanarak sorumluluk davası açabilmelerini, bilgi alma haklarını daha bilinçli bir şekilde kullanabilmelerini sağlamaktır. Rapor bağlı şirketlerin kendi aralarındaki ve hâkim şirketle aralarındaki ilişkileri ve bu ilişkilerin kayıp/yarar olarak sonuçlarını açıklayacak olup, raporun hazırlanmaması cezaî yaptırıma bağlanmıştır.

Raporda, şirketin geçmiş faaliyet yılında hâkim şirketle, hâkim şirkete bağlı başka bir şirketle, hâkim şirketin yönlendirmesiyle onun ya da ona bağlı başka bir şirketin yararına yaptığı tüm hukuki işlemlerin ve geçmiş faaliyet yılında hâkim  şirketin  ya  da  ona  bağlı  bir  şirketin  yararına  alınan veya alınmasından kaçınılan tüm diğer önlemlerin açıklaması yapılacaktır.

Hukuki işlemlerde edimler ve karşı edimler, önlemlerde, önlemin sebebi ve şirket yönünden yarar ve zararları belirtilecektir.

Şayet bağlı şirketin zararı hâkim şirket tarafından denkleştirilmişse, bunun faaliyet yılı içinde fiilen nasıl gerçekleştiği veya şirketin sağladığı hangi menfaatlere ilişkin olarak bir istem hakkı tanındığı ayrıca belirtilmelidir.

Bağlı şirket yönetim kurulu, raporu düzenlerken özen göstermek, gerçeği aynen yansıtmak, doğru ve dürüst şekilde hesap vermek zorundadır.

Gerekçede, Bağlılık Raporu düzenlenmesinin amacının, sadece aydınlatma, üyelerin fikirleri olsun diye bilgi verme değil; denetlemeye olanak sağlayacak rakamların, olguların ve sonuçların açıklanması olduğu belirtilmektedir. Hükmün öngörülme amacı hâkim şirketin yönetim kurulu  üyelerine, konsolide bir finansal ve malvarlıksal resim vererek onlara denetim ve gözetim yapma, gereğinde önlem alma, fikir edinme olanağını sağlamaktır.

Yönetim kurulu raporun sonunda şirketin, hukuki işlemin yapıldığı veya önlemin alındığı veya alınmasından kaçınıldığı anda kendilerince bilinen hâl ve şartlara göre, her bir hukuki işlemde uygun bir karşı edim sağlanıp sağlanmadığını ve alınan veya alınmasından kaçınılan önlemin şirketi zarara uğratıp uğratmadığını açıklamalıdır. Şirket zarara uğramışsa, yönetim kurulu ayrıca söz konusu zararın hâkim şirket tarafından denkleştirilip denkleştirilmediğini de belirtmelidir. Söz konusu  açıklama sadece bağımsız denetçi tarafından incelenecek olup, faaliyet raporunda sonucuna yer verilecektir. Bunun dışında gizli tutulacaktır.

Gerekçede açıklandığı gibi yönetim kurulunun hazırladığı raporun sonuç kısmı, yıllık rapora alınarak olağan genel kurulda pay sahiplerinin bilgisine sunulan, böylece pay sahiplerinin aydınlatılmasında en önemli rolü olan kısımdır. Burada yönetim kurulu, faaliyet yılında gerçekleştirdiği tüm hukuki işlemleri ve alınan veya alınmayan tedbirleri değerlendirerek, bunların şirkete sağladığı fayda ve kayıpları ortaya koyacaktır. Yönetim kurulu, değerlendirmesini, söz konusu işlemlerin veya tedbirlerin gerçekleştirilmesinin söz konusu olduğu sırada kendisi tarafından bilinen hal ve şartlar ışığında yapacaktır. Yönetim kurulunun sorumluluğu açısından kurulca “bilinmesi gereken” bazı hal ve şartların da dikkate alınıp alınmayacağı, öğreti ve içtihat faaliyeti gerektirecektir. Her halükarda yönetim kurulu, ilgili her hukuki işlem için karşı edimin uygunluğunu değerlendirecek, uygun bir karşı edim alınmamışsa bundan doğan kaybın nasıl denkleştirildiğini açıklayacaktır.

Hâkim şirketin her yönetim kurulu üyesi, yönetim kurulu başkanından; bağlı şirketlerin finansal ve malvarlığıyla ilgili durumları ile üç aylık hesap sonuçları, hâkim şirketin bağlı şirketlerle, bağlı şirketlerin birbirleriyle, hâkim ve bağlı şirketlerin pay sahipleri ve bunların yakınlarıyla ilişkileri; yaptıkları işlemler ve bunların sonuç ve etkileri hakkında, özenli, gerçeği aynen ve dürüstçe yansıtan hesap verme ilkelerine göre düzenlenmiş bir rapor hazırlattırıp yönetim kuruluna sunmasını ve bunun sonuç kısmının yıllık rapor ile denetleme raporuna eklenmesini isteyebilecektir. Bağlı şirketler, red için yoruma yer bırakmayacak açıklıkta bir haklı sebebin varlığını ispat edemedikleri takdirde, bu raporun hazırlanması için gerekli olan bilgi ve belgeleri hâkim şirketin bu işle görevlendirilen uzmanlarına vermekle yükümlü tutulmuşlardır. Aksi takdirde yine 200 güne kadar adli para cezası uygulanabilecektir. İstemde bulunan yönetim kurulu üyesi, bunu bir üçüncü kişinin yararlanması amacıyla yapmışsa bunun sonuçlarından sorumlu tutulabilecektir.

Bilgi alma hakkı bağlı şirketlerin birbirleriyle, pay sahipleri ve bunların yakınlarıyla ilişkilerini de kapsadığından, hüküm şeffaflığa da yardımcı olacaktır. Şirketin bu raporu kendi bilgi ve olanaklarıyla hazırlaması hem güçtür; hem de böyle bir rapor amaca tam olarak hizmet edemez. Bu sebeple madde bağlı şirketlerin de gerekli bilgi ve belgeleri vermelerini açıkça ve emredici nitelikte öngörmüştür.

Bağlı şirket yoruma yer bırakmayacak açıklıkta haklı bir sebebin bulunması halinde bilgi ve belge vermeyi reddedebilir. Gerekçeye göre, İstenen bilginin hükmün amacı dışında, meselâ bir haberde, davada, diğer bir raporda, bir kitapta kullanılacak olması, rakibe, potansiyel rakibe veya yabancılara verilme tehlikesi taşıması, bu hüküm anlamında haklı sebep sayılabilecektir.

  1. Bağlı şirketler hakkında bilgi alma hakları nelerden oluşmaktadır?

Kanun, 200. maddesi hükmüyle, hâkim şirketin her pay sahibi, genel kurulda, bağlı şirketlerin finansal ve malvarlığıyla ilgili durumları ile hesap sonuçları, hâkim şirketin bağlı şirketlerle, bağlı şirketlerin birbirleriyle, hâkim ve bağlı şirketlerin pay sahipleri, yöneticileri ve bunların yakınlarıyla ilişkileri, yaptıkları işlemler ve bunların sonuçları hakkında, özenli, gerçeği aynen ve dürüstçe yansıtan hesap verme ilkelerine uygun, doyurucu bilgi verilmesini isteyebilme hakkıyla donatılmıştır.

Gerekçede bu maddenin hâkim şirketin pay sahibinin bilgi alma hakkını bağlı şirketleri kapsayacak tarzda genişletmek amacıyla öngörüldüğü, bu bilgi alma hakkının adresinin hâkim şirket yönetim kurulu ve bilgi alınacak yerin ise genel kurul olduğu açıklanmıştır.

  1. Hakların donması hangi durumlarda söz konusu olacaktır?

Kanun, 201. maddesi kapsamında, bir sermaye şirketinin paylarını iktisap edip karşılıklı iştirak konumuna  bilerek  giren  diğer  bir  sermaye  şirketi,  iştirak  konusu  olan  paylardan  doğan    toplam oylarıyla diğer pay sahipliği haklarının sadece dörtte birini kullanabilir; bedelsiz payları edinme hakkı hariç, diğer tüm pay sahipliği hakları donar, hükmünü getirmiştir . Söz konusu paylar toplantı ve karar nisabının hesaplanmasında, 389 ve 612. maddede yer verilen hükümler istisna olmak üzere, dikkate alınmayacaktır.

Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 19. maddesi uyarınca oy haklarının kullanılmasına ilişkin sınırlamasına dair bu hüküm, Kanunun yayımı tarihinden itibaren iki yıl sonra (01.07.2014 tarihinde) yürürlüğe girecektir.

Düzenlemenin amacı, gerekçede, temelde kökenleri aynı olan payların yönetime etkilerini sınırlamak olarak açıklanmıştır. Bu nedenle bağlı şirketin hâkim şirketin paylarını iktisap etmesi halinde, bu payların verdiği oyların tamamının her zaman kullanılamayacağı hükme bağlanmaktadır. Bağlı şirket hâkim şirketin ne kadar payına sahip olursa olsun en çok kendisinin sahip olduğu payların yüzde yirmibeşinin verdiği oyları kullanabilecektir. Mesela, yavru şirket ana şirketin sermayesinin yüzde kırkına sahipse, yüzde kırkın yüzde yirmibeşi olan yüzde on yavru şirketin kullanabileceği oyun sınırını gösterecektir. Geri kalan yüzde otuz ise donacaktır. Ana şirketin paylarının veya  oylarının çoğunluğuna sahip olmadığı halde topluluğu yöneten azınlıktaki pay sahiplerinin haksız bir olanaktan yararlanmasına engel olunmak istenmiştir. Kural sadece oy hakları için değil, payın  verdiği diğer haklar için de geçerlidir. Yavru ortaklığın iştirakinin ekonomik değerine zarar vermemek için rüçhan hakkı ile bedelsiz payları iktisap hakları istisna edilmelidir. Hüküm uyarınca kullanılmayan haklar kaybolmaz, donar ve bu payların devri ile yeni devralan donmuş hakları kullanma olanağına sahip bulunur. Kullanılmayan kısım toplantı ve karar nisaplarında hesaba katılmaz.

Bir ana şirketin birden çok yavru şirketi ile karşılıklı iştirakleri varsa her şirket açısından sınırlamalar ayrı olarak doğacaktır. Kanun, ana şirketin birden çok yavru şirketle bu tür bir ilişki içinde bulunmasını, azınlıkta kalan pay sahipleri açısından olumsuz bir durum olarak değerlendirmekte ve yaygınlık kazanmasında hukuk politikası açısından sakınca görmektedir.

Hakların donması sınırlaması, bağlı şirketin hâkim şirketin paylarını iktisap etmesi veya her iki şirketin birbirlerine hâkim olması hâlinde uygulanmayacaktır. Gerekçede yer alan açıklamaya göre, karşılıklı iştirak, iştirak eden şirketlerin her ikisi üzerinde de hâkimiyet sağlıyorsa sınırlama ortadan kalkacaktır. Çünkü karşılıklı iştirakin her iki şirkete de hâkimiyet sağlaması halinde, her ikisi de bağlı her ikisi de hâkim şirket sayılacağı için, bu konumda bulunmanın sonuçlarına katlanır. Kanun bu olumsuz konumu daha da ağırlaştırmak istememiştir.

  1. Hâkimiyetin hukuka aykırı kullanılmasının sonuçları neler olacaktır?

Yeni TTK uyarınca sadece hâkim şirket konumunda bulunmak sorumluluğun doğmasına yol açmaz; hâkim şirketin sorumlu olabilmesi için Kanun’un 202. maddesi tahtında, hâkim şirketin, hâkimiyetini bağlı şirketi kayba uğratacak şekilde kullanması gerekmektedir. Hâkimiyet durumunu kullanarak bağlı şirketi zarara uğratan hâkim şirket açısından denkleştirme yükümlülüğü öngörülmüştür.  Bu çerçevede hâkim şirket, örneğin, bağlı şirketi,

  • iş, varlık, fon, personel, alacak ve borç devri gibi hukuki işlemler yapmaya;
  • kârını azaltmaya ya da aktarmaya;
  • malvarlığını ayni veya kişisel nitelikte haklarla sınırlandırmaya;
  • kefalet, garanti ve aval vermek gibi sorumluluklar yüklenmeye;
  • ödemelerde bulunmaya;
  • haklı bir sebep olmaksızın tesislerini yenilememek, yatırımlarını kısıtlamak, durdurmak gibi verimliliğini ya da faaliyetini olumsuz etkileyen kararlar veya önlemler almaya yahut gelişmesini sağlayacak önlemleri almaktan kaçınmaya,

yönelttiği takdirde bağlı şirketin kaybını, söz konusu kaybın gerçekleştiği faaliyet yılı içinde fiilen denkleştirmek veya kaybın nasıl ve ne zaman denkleştirileceği belirtilmek suretiyle en geç o faaliyet yılı sonuna kadar, bağlı şirkete denk değerde bir istem hakkı tanımakla yükümlüdür.

Gerekçede yer verildiği üzere, hâkimiyet durumu, hâkim şirkete hâkimiyet gücünü bağlı şirketlere karşı hukuka aykırı olarak onları zarara uğratacak şekilde kullanma hakkını vermez. Her hukuka aykırılık durumunda olduğu üzere, hâkimiyetin hukuka aykırı kullanımına da hukuki sonuç bağlanmıştır. Hâkimiyetin hukuka aykırı kullanılmasının belirlenmesi ve hükümlerinin gösterilmesi Türk hukukunda yenidir. Düzenleme Türk sorumluluk hukukuna yeni bir ufuk ve  boyut kazandırmakta, hukuka bağlılığı vurgulamaktadır.

Yukarıda hâkimiyetin hukuka aykırı olarak kullanılması hâlleri sadece örnek olarak belirtilmiş olup bunların dışında da hâkim şirketin bağlı şirketini zarara uğratması halinde hâkim şirketin sorumluluğu bulunacaktır. Hâkimiyet uygulaması, genel anlamda, bağlı şirketin yönetim kuruluna yaptırılan bazı hukukî işlemler (kâr, borç, alacak devri gibi) ve maddî fiiller (tesisi yenilememe, kapatma, üretimi kısıtlama gibi) ile bağlı şirkete aldırılan birleşme, bölünme, tür değiştirme, menkul değer ihracı gibi önemli genel kurul kararları şeklinde iki kategori üzerinden açıklanmıştır.

Madde kapsamında öngörülen herhangi bir işlem, meselâ kefalet veya garanti verme, alacak ya da borç devretme, birleşme, bölünme, kanunen hukuka aykırı değildir. Hâkimiyetini bağlı şirketi kayba uğratacak şekilde kullanmaması şartıyla şirketler topluluğuna dâhil şirketlerimiz birbirlerine kefil olabilir ve garanti verebilirler. Hukuka aykırılık, hâkimiyetin bağlı şirketi zarara uğratacak şekilde kullanılması ve uygulanması bağlamında doğacaktır. Hukuka aykırılık, işlemin, alınan kararın veya uygulanan ya da uygulanmasından kaçınılan önlemin bağlı şirketin kaybına sebep olmasından ve şirkete, pay sahiplerine ve şirket alacaklılarına zarar vermesinden ve şirket yönünden haklı bir sebebi bulunmamasından kaynaklanacaktır.

Maddede “kayıp” kelimesi kullanılmış olup, gerekçede, bu ibarenin borçlar hukuku anlamında “zarar”dan farklı ve onu da kapsayacak genişlikte olduğu vurgulanmıştır. Kayıp, bir malvarlığı eksilmesi veya malvarlığının artmasının önlenmesi şeklinde ortaya çıkabileceği gibi, iş, fon ve personel devrinde olduğu üzere şansın veya bir işi başarı ile yapabilme olanağının yitirilmesi tarzında da görülebilecektir. Bu bağlamda doktrinde kayıp, bağlı şirketin malvarlığını, karlılığını veya aktifini azaltan, pasifini arttıran, riske sokan her türlü iş veya kayıp doğurucu iş veya işlemler olarak tanımlanmaktadır İşlemin kayba sebebiyet verebileceğinin ikna edici bulgular ve çıkarımlarla anlaşılması yeterlidir. Meselâ, bir ihaleye girmemek veya ihale şartlarından bazılarını gerçekleştirebilecekken bundan bilinçli olarak kaçınmak “iş”in devridir. İhale konusunun, amaçlanan işletme tarafından kazanılmamış olması önemli değildir. Önemli olan, kaybın şartlarının bağlı şirket tarafından hazırlanmasıdır. Somut olayın özelliklerine göre, “kâr aktarılması”nın aynı zamanda “kâr nakli” olarak da anlaşılması, amaca uygun yorum gereğidir. Öte yandan, bağlı şirketin, hâkim şirketin hâkimiyeti kullanması sonucu, kendisine kayıp verecek tarzda aynî ve şahsî yükler üstlenmesi, hâkim şirketin makro planlarına ve politikalarına bağlı şirketin feda edilmesi gibi uygulamalar da kayıp halleri olarak   nitelendirilebilecektir.   Kısacası,   hâkim   şirket   açısından   denkleştirme      yükümlülüğünün doğabilmesi için bağlı şirketin zarara uğraması şart değildir. Bağlı şirket açısından zarar tehlikesinin doğması durumunda dahi hâkim şirket açısından denkleştirme yükümlülüğü söz konusu olacaktır

Gerekçede, hükümdeki “yöneltecek” ibaresinin de bilinçli olarak seçildiği vurgulanmış olup, söz konusu işlem ve olguların tasarlanması, planlanması veya gerçekleştirilebilmesi için hâkim şirketin, yönetim kurulu kararlarının alınmasında oy gücü ile etkili olabileceği gibi, çeşitli baskı uygulamalarına girişebileceği, “yöneltecek” ibaresinin, bütün bu olasılıkları kapsadığı belirtilmiştir.

Aynı zamanda hüküm, hâkim şirketin veya ortakların makro politikalarının uygulanabilmesine de olanak sağlayan, esnek bir kurala yer vermiştir. O da, bağlı şirkete verilen kaybın o hesap yılında fiilen denkleştirilmesi veya denkleştirmenin nasıl ve ne zaman yapılacağı konusunda şirkete bir talep hakkı tanınmasıdır.

Gerekçede denkleştirmenin bağlı şirkete yarar ve bir avantaj tanınması gibi kaybın giderilmesini sağlayacak bir karşılığa ilişkin olabileceği belirtilmiş olup,

  • verilen garanti veya kefaletin, karşı garanti ve kefalet ya da avalle güvence altına alınması,
  • herhangi bir lisans ve marka kullanma hakkı tanınması,
  • herhangi bir ücret talep edilmeden araştırma ve geliştirme hizmeti verilmesi,
  • know-how verilmesi,
  • personele staj ve eğitim imkânları sağlanması,
  • pazarlama ağından yararlandırılması,
  • denk değerde bir taşınmazın devri,
  • bağlı şirketin kayba uğramasının karşılığında yararlandırılmış olan diğer bir bağlı şirketin sermaye artırımında rüçhan hakkı tanınması,
  • şartlı sermaye artırımında kayba uğrayan şirketin hak sahibi kılınması,

gibi örneklerle açıklanmıştır. Denkleştirme, kayba sebebiyet verilen hesap yılı içinde fiilen gerçekleştirilebileceği gibi, o hesap yılı içinde şirkete denkleştirmenin nasıl ve ne zaman yapılacağı konusunda bir talep hakkı kazandırılması şeklinde de olması mümkündür. Talep hakkının kullanılmasının, beklenen faydayı sağlamayacak şekilde uzun bir süreye yayılmaması ve  kayba uğrayan bağlı şirketin yenilik doğurucu haklarla talebin konusuna kavuşmasının mekanizmalarının da öngörülmesi tercih edilmelidir.

Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 18. maddesi uyarınca, bir bağlı şirketin, Yeni TTK’nun yürürlüğe girdiği tarihte, bu kapsamda kaybı veya kayıpları varsa bunların, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içinde (en geç 01.07.2014 tarihinde) denkleştirilmesi veya ilgili şirkete kaybı veya kayıpları denkleştirecek istem hakkının tanınması zorunluluğu getirilmiş olup, aksi hâlde aşağıda yer verilen dava haklarının hemen kullanılabileceği öngörülmüştür.

Denkleştirme, faaliyet yılı içinde fiilen yerine getirilmez veya süresi içinde denk bir istem hakkı tanınmazsa, bağlı şirketin her pay sahibi, hâkim şirketten ve onun, kayba sebep olan, yönetim kurulu üyelerinden, şirketin zararını tazmin etmelerini isteyebilecektir. Hâkim istem üzerine veya resen somut olayda hakkaniyete uygun düşecekse, tazminat yerine davacı pay sahiplerinin paylarının hâkim şirket tarafından satın alınmasına veya duruma uygun düşen ve kabul edilebilir başka bir  çözüme karar verebilecektir.

Böyle bir durumda aynı zamanda alacaklılar da, şirket iflas etmemiş olsa bile, şirketin zararının şirkete ödenmesini isteyebileceklerdir.

Ancak kayba sebebiyet veren işlemin, aynı veya benzer koşullar altında, şirket menfaatlerini dürüstlük kuralına uygun olarak gözeten ve tedbirli bir yöneticinin özeniyle hareket eden, bağımsız bir şirketin yönetim kurulu üyeleri tarafından da yapılabileceği veya yapılmasından kaçınılabileceğinin ispatı hâlinde tazminata hükmedilemeyecektir. Gerekçeye göre bu hüküm, adaletin gereğidir. Hâkimiyet hakkının kullanılmasını içeren işlem ve fiiller hâkimiyet ilişkilerinden doğmayıp da basiretli hareketin bir gereği olarak ortaya çıkıyorsa, tazminat sorumluluğuna gidilmesine imkân yoktur.

Hâkim teşebbüsün merkezinin yurt dışında bulunması hâlinde tazminat davası bağlı şirketin merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesinde açılabilecektir.

Gerekçeye göre, burada öngörülen davaların açılabilmesinin şartı, süresi içinde denkleştirmenin yerine getirilmemesi veya süresi içinde bu konuda şirkete bir talep hakkı tanınmamasıdır. Dava hakkı, şirkete tanınmamış, bunun yerine pay sahipleriyle şirket alacaklılarına bu olanak sağlanmıştır. Bunun sebebi hukukî gerçekçiliktir. Çünkü, şirketin bu davayı hâkim şirkete karşı açıp samimiyetle izleyebileceği konusunda şüpheye düşülmüştür. Kökleşmiş uygulama da bu şüpheyi destekler niteliktedir. Ayrıca bağlı şirket yönetim kurulunu, hâkim şirket ve yönetim kurulu ile karşı karşıya getirmenin doğru bir hukuk politikası olmadığı inancı ağırlık kazanmıştır. Ayrıca, böyle bir durumda yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunu düzenleyen 553 ve devamı maddelerdeki düzenlemelerin aksine burada alacaklıların dava açma hakları şirketin iflâsına bağlanmamıştır.

Öte yandan, hâkimiyetin uygulanması ile gerçekleştirilen ve bağlı şirket bakımından  açıkça anlaşılabilir haklı bir sebebi bulunmayan, birleşme, bölünme, tür değiştirme, fesih, menkul kıymet çıkarılması ve önemli esas sözleşme değişikliği gibi işlemlerde, genel kurul kararına red oyu verip tutanağa geçirten veya yönetim kurulunun bu ve benzeri konulardaki kararlarına yazılı olarak itiraz eden pay sahipleri; hâkim teşebbüsten, zararlarının tazminini veya paylarının varsa en az borsa değeriyle, böyle bir değer bulunmuyorsa veya borsa değeri hakkaniyete uygun düşmüyorsa, gerçek değerle veya genel kabul gören bir yönteme göre belirlenecek bir değerle satın alınmasını mahkemeden isteyebileceklerdir.

Değer belirlenirken mahkeme kararına en yakın tarihteki veriler esas alınacaktır. Tazminat veya payların satın alınmasına yönelik istem davası, genel kurul kararının verildiği veya yönetim kurulu kararının ilan edildiği tarihten başlayarak iki yılda zamanaşımına uğrayacaktır.

Söz konusu dava açılınca, davacıların muhtemel zararlarını veya payların satın alma değerini karşılayan tutardaki paranın teminat olarak, mahkemece belirlenecek bir bankaya mahkeme adına yatırılmasına karar verilecektir. Teminat yatırılmadığı sürece genel kurul veya yönetim kurulu kararına ilişkin hiçbir işlem yapılamayacaktır. Davaların kötü niyetle açılması hâlinde davalı, uğradığı zararın müteselsilen tazmin edilmesini ve mahkemeye teminat olarak yatırılmasını davacılardan isteyebilecektir.

Gerekçede belirtildiği üzere, bu hükümle, hâkimiyetin kullanılmasının yol açabileceği sakıncalara karşı pay sahipleri bakımından tazminat hakkının yanı sıra alternatif bir diğer çözüm de getirilmektedir. Buna göre, hâkimiyetin kullanılması sebebiyle bağlı şirkette yapılan bazı işlemlere muhalif olan pay sahipleri, muhalif oldukları işlemin doğurduğu zararların giderilmesini isteyebilecekleri gibi, kendi paylarının şirket tarafından satın alınmasını da açtıkları davada mahkemeden talep edebileceklerdir. Türk hukukunda yeni olan bu talep hakkı, hâkimiyetin kullanılması karşısında azınlıkta kalan ve hâkimiyetin kullanılış biçimine karşı çıkan pay sahiplerine şirketten çıkış imkânı vermektedir. Talep ve davanın şartı, karşı çıkılan işlemin bağlı şirket yönünden açıkça anlaşılabilir bir haklı sebebin bulunmamasıdır. Kanun, bu manada, birleşme, bölünme ve tür değiştirmede, pay sahiplerine ve ortaklara tanınmış bulunan diğer hakları saklı tutmuştur.

Gerekçeye göre, uygulamada, bağlı şirket yönetim kurulu üyeleri, kendilerinin sorumluluğunu doğurabileceğini düşündükleri için yapmaktan çekinecekleri bazı tasarrufları, yukarıdan (yani hâkim şirketlerinden) gelen talimatlar nedeniyle yapmak zorunda kalabilmektedirler. Böyle bir durumda kalan bağlı şirket yönetim kurulu üyesi, almış olduğu talimat nedeniyle  gerçekleştirdiği işlemlere ilişkin olarak kanundan doğan sorumluluğunu bertaraf edemez. Bu nedenle, yönetim kurulu üyesi, kendisine düşebilecek sorumluluğun hâkim şirket tarafından karşılanması için hâkim şirketle sözleşme yaparak üçüncü kişilere karşı ödemekle yükümlü kılındığı tazminatların hâkim şirket tarafından taahhüt edilmesini talep edebilecektir. Kanuna göre, bağlı şirketin yöneticileri, bu düzenlemeler dolayısıyla pay sahiplerine ve alacaklılara karşı doğabilecek sorumluluklarının tüm  hukuki sonuçlarının, bir sözleşme ile üstlenmesini hâkim teşebbüsten isteyebilirler. Böyle bir talep durumunda, hâkim teşebbüs söz konusu sözleşmeyi, kendisinden talepte bulunan bağlı  şirket yönetim kurulu üyeleri ile akdetmek zorunda kalacaktır.

  1. Tam hâkimiyet halinin getireceği imkanlar ve sorumluluklar nelerdir?

Tam hâkimiyet hâli Kanun’un, 203. Maddesinde bir ticaret şirketinin bir sermaye şirketinin paylarının ve oy haklarının doğrudan veya dolaylı olarak yüzde yüzüne sahip olması olarak tanımlanmıştır.

Tam hâkimiyet halinde, Kanun, hâkim şirketin yönetim kurulunu, topluluğun belirlenmiş ve somut politikalarının gereği olmak şartıyla, bağlı şirketin kaybına sebep verebilecek sonuçlar doğurabilecek nitelik taşısalar bile, bağlı şirketin ödeme gücünü açıkça aşan, varlığını tehlikeye düşürebilecek olan veya önemli varlıklarını kaybetmesine yol açabilecek nitelik taşımaması şartıyla, bağlı şirketin yönlendirilmesine ve yönetimine ilişkin talimat verebilme yetkisi ile donatmış, bağlı şirketin organlarını da bu talimatlara uymakla yükümlü tutmuştur.

Bağlı şirketin yönetim kurulu üyeleri, yöneticileri ve sorumlu tutulabilecek ilgililer, bu tür talimatlara uymaları nedeniyle, şirkete ve pay sahiplerine karşı sorumlu tutulamayacaklardır.

Ancak hâkim şirket ve yöneticilerinin, bu madde çerçevesinde verdikleri talimatlar dolayısıyla bağlı şirkette oluşan kayıp, o hesap yılı içinde, denkleştirilmediği veya zamanı ve şekli de belirtilerek şirkete denk bir istem hakkı tanınmadığı takdirde, zarara uğrayan alacaklılar hâkim şirkete ve onun kayıptan sorumlu yönetim kurulu üyelerine karşı tazminat davası açabileceklerdir.

Ancak kayba sebebiyet veren işlemin, aynı veya benzer koşullar altında, şirket menfaatlerini dürüstlük kuralına uygun olarak gözeten ve tedbirli bir yöneticinin özeniyle hareket eden, bağımsız bir şirketin yönetim kurulu üyeleri tarafından da yapılabileceği veya yapılmasından kaçınılabileceğinin ispatı hâlinde yine tazminata hükmedilemeyecektir.

Davalılar, ayrıca krediden ve benzeri sebeplerden kaynaklanan alacaklarda, davacının, denkleştirmenin yapılmadığını veya istem hakkının tanınmadığını bilerek söz konusu alacağı doğuran ilişkiye girdiğini veya işin niteliği gereği bu durumu bilmesi gerektiğini ispatlayarak sorumluluktan kurtulabileceklerdir.

Gerekçeye göre, bir şirket doğrudan veya dolaylı bir şekilde bir diğer şirketin paylarına ve oy haklarının yüzde yüzüne sahipse bağlı şirketin yönetim kurulu “tam bağlı” bir yönetim kuruludur. Tam bağlı yönetim kurulu, hâkim şirketin veya şirketler topluluğunun politikalarına ve talimatlarına uymak zorunda bulunan, aksi halde işini yitirecek olan üyelerden oluşan bir kuruldur. Her gelen üye, aynı konumda olur. Bu konumdaki yönetim kurullarının şirketlerinin menfaatlerini hâkim şirketin menfaatine üstün tutmaları gerektiğini kabul etmek ve aksi halde yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna gitmek, gerçeğe gözleri kapayan, aldatıcı ve yanıltıcı bir varsayımdır. Böyle bir yönetim kurulu yönünden uygun olan çözüm, onların talimatları yerine getirmek zorunda bulunduklarını, bundan dolayı şirketlerine ve pay sahiplerine karşı sorumsuz olduklarını kabul etmek, ancak şirket alacaklılarına dava hakkı tanımak, hâkim şirketi verdiği talimatlardan doğacak kayıplardan sorumlu tutmak düşüncesine dayanarak bulunabilir.

Gerekçede, hükmün uygulanabilmesinin ikinci şartı, talimatın toplulukça belirlenmiş somut politikaların gereği olması olarak açıklanmıştır. Günlük gereksinimlere göre verilen talimatlar maddenin kapsamı dışındadır. Bu tür talimat verilmesi halinde şirket alacaklarına karşı hâkim şirketin sorumluluğu ağırlaşacaktır. Zaten bağlı şirket hâkim şirketin doğrudan veya dolayısıyla sahipliğinde bulunduğuna göre pay sahiplerine dava hakkı tanımak hukuken mümkün değildir. Aksini kabul, talimatı verip, kayba sebep olana dava hakkı tanımak anlamına gelecektir. Bu hükmün uygulanabilmesinin şartı olan pay ve oy haklarının yüzde yüzüne sahip olunması gereği, emredici niteliktedir.

Tam hâkimiyet halinde korunması gereken menfaat esasen ancak alacaklılar yönünden işleyebileceğinden, Kanun, bu durumda yönetime şirketin mahvına, iflasına yol açacak talimatlar hariç daha fazla esneklik tanımaktadır. Ancak alacaklıların menfaatlerinin korunması açısından da denkleştirme yükümlülükleri ve dava hakları ilgili koşullarının varlığı halinde yine geçerli olacaktır.

  1. Özel denetim hakkı neleri içermektedir?

Özel denetim, Kanun’un 207. Maddesinde düzenlenmiş olup, denetçi, özel denetçi, halka açık şirketler için zorunlu tutulan riskin erken saptanması ve yönetimi komitesi; bağlı şirketin, hâkim şirketle veya diğer bağlı bir şirketle ilişkilerinde hilenin veya dolanın varlığını belirtir şekilde görüş bildirmişse, bağlı şirketin her pay sahibi, bu konunun açıklığa kavuşturulması amacıyla, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinden özel denetçi atanmasını isteyebilecektir.

  1. Satın alma hakkı ne zaman kullanılabilecektir?

Hâkim şirket, doğrudan veya dolaylı olarak bir sermaye şirketinin paylarının ve oy haklarının en az yüzde doksanına sahipse, azlık şirketin çalışmasını engelliyor, dürüstlük kuralına aykırı davranıyor, fark edilir sıkıntı yaratıyor veya pervasızca hareket ediyorsa, hâkim şirket azlığın paylarını varsa borsa değeri, böyle bir değer bulunmuyorsa veya borsa değeri hakkaniyete uygun düşmüyorsa, gerçek değerle veya genel kabul gören bir yönteme göre belirlenecek bir değerle satın alınmasını mahkemeden istemek suretiyle belirlenecek değer ile satın alabilecektir.

Değer belirlenirken mahkeme kararına en yakın tarihteki veriler esas alınacaktır. Uygulamada, söz konusu davaların uzun süreceği göz önüne alındığında değerin söz konusu hukuka aykırı, pervasız işlemlerin etkisiyle düşme ihtimali bulunduğundan, bu tür hallerde hâkim, hakkaniyetin gerektirdiği hallerde mahkemeden istem tarihini de göz önüne alabilmelidir.

Gerekçede bu hükmün amacı, bir şirketin sermayesinin ve oy haklarının bu kadar güçlü, üstün çoğunlukla uygun gördüğü bir kararın alınıp uygulanmasına çoğu kişisel çeşitli sebeplerle karşı çıkan pay sahiplerinin şirketin işlem yapmasını engelleyen davranışlarına son verip şirket içi barışı sağlamak olarak açıklanmıştır. Kötüye kullanmalara ve özellikle pay bedelinin ödenmemesi tehlikesine engel olmak amacı ile karar mahkemeye bırakılmış, pay bedelinin belirlenmesine ilişkin usuller yukarıda da açıklandığı üzere kanunen belirlenmiştir.

  1. Güvenden doğan sorumluluk nedir ve neleri içermektedir?

Kanun, 209. Maddesi ile hâkim şirketin topluluk itibarının, topluma veya tüketiciye güven veren bir düzeye ulaştığı hâllerde, bu itibarın kullanılmasının uyandırdığı güvenden dolayı üçüncü kişilere karşı sorumluluğunun bulunması öngörülmüştür.

Gerekçede yer verilen açıklamalara göre, Türkiye bu hüküm ile, Avrupa öğretisinde çoğunluk tarafından savunulan güven kavramının önemli bir uygulamasını oluşturan ve İsviçre Federal Mahkemesinin emsal bir kararı ile kabul edilen şirketler topluluğunun toplumda veya tüketicide yarattığı güvenden doğan sorumluluğunu kanunen düzenleyen ilk ülke olmuştur. Sorunun özel ve dar bir şekilde görünüşü “patronaj açıklaması” olarak belirtilmiştir. Hükmün amacı bir şirketler topluluğu bağlamında hâkim şirketin toplumda veya daha dar bir çevre olan tüketicide yarattığı güveni kullandığı takdirde bu kullanmanın sonuçlarını yüklenmesini sağlamaktır.

Gerekçede belirtildiği üzere, bağlı şirketler çoğu kez üyesi oldukları şirketler topluluğunun adını şirket kırtasiyesinde, ilân ve özellikle reklamlarda zikretmekte, bu yolla kendilerine müşteri bağlamakta, ticarî menfaat sağlamaktadır. Adı anılan şirketler topluluğunun toplumda yüksek itibarı haiz olduğu durumlarda bu kazanç yüksek olmaktadır. Kullanılan topluluk adına güvenerek halkın veya daha dar anlamda tüketicinin bağlı şirkete yönelmesinin ve bağlı şirketin pazar payının yükseltilmesinin temelinde, o topluluğun üyesi olan şirketin, dürüst hareket edeceği, verdiği bilgilerin ve kamuya açıklanan tablo ve belgelerinin gerçeği yansıttığı, teknolojinin üstün, kalitenin iyi ve her şeyin gereği gibi olduğu inanç ve güveni vardır. İtibarın kullanılması ise, somut olaya göre belirlenir. Kullanılma için adın zikredilmesi, topluluk logosunun kullanılması şart değildir. Tablo, bilgi, kalite vs. güvene uymuyor ise adının kullanılmasına sesini çıkarmayan hâkim şirket sonuçtan sorumlu olmalıdır. Bu sebeple sorumluluğun merkez şartı, “itibarın kullanılması”dır. Kullanma yoksa, sadece topluluğa “mensubiyet”, sorumluluğu doğurmaz.

Her şirketler topluluğu, hükmün kapsamında değildir. Bir topluluğun kapsama girebilmesi için itibarının topluma veya tüketiciye güven veren bir düzeye ulaşmış olması gerekir. Bu da, somut olaya göre belirlenecektir.

Sorumluluk tayininde ayrıca, kanunun bu düzenlemedeki esas amacı olan dürüstlük kuralına uygun davranılıp davranılmadığı, bağlı şirketle işlem yapan müşterilerde, tüketicilerde bir beklenti, bir güven uyandırılıp uyandırılmadığı ve bu güvene aykırı davranılıp davranılmadığı belirleyici olacaktır.

Maddenin lafzı ve doktrindeki yorumlar dikkate alındığında, aşağıdaki koşulların oluşması halinde, hâkim şirket, bağlı şirketin işlemlerinden dolayı üçüncü kişilere karşı sorumlu tutulabilecektir:

  • Sorumlu tutulmak istenen hâkim şirketin ve şirketler topluluğunun itibarının topluma ya da tüketiciye güven veren bir düzeye ulaşmış olması;
  • Bu itibarın, bağlı şirket tarafından, belirli bir işlem temelinde somut beklenti uyandıracak şekilde kullanılması;
  • Söz konusu beklentinin haklı ve korumaya layık bir nitelik taşıması;
  • Bu beklentinin hâkim şirket tarafından kusurlu olarak yerine getirilmemesi; ve
  • Bu nedenle üçüncü kişilerin zarara maruz kalması.

Maddede, hâkim şirketin güvenden doğan sorumluluğunun kapsamının ne olduğu açık bir şekilde düzenlenmemiş olup, bu durum uygulamada soruna yol açabilecek niteliktedir.

  1. Şirketler Topluluğu denetimi hakkındaki düzenlemeler nelerdir?

Kanun’un 397. maddesi hükmünce, Bakanlar Kurulunca belirlenen kriterler uyarınca denetime tabi olan anonim şirketlerin ve şirketler topluluğunun finansal tabloları denetçi tarafından,  Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunca yayımlanan uluslararası denetim standartlarıyla uyumlu Türkiye Denetim Standartlarına göre denetlenmek zorundadır. Yönetim kurulunun yıllık faaliyet raporu içinde yer alan finansal bilgilerin, denetlenen finansal tablolar ile tutarlı olup olmadığı ve gerçeği yansıtıp yansıtmadığı da denetim kapsamı içindedir. Bağımsız denetim, envanterin denetlenmesini de kapsayacaktır. Denetçi ayrıca, halka açık şirketlerde riskin erken teşhisi komitesinin kurulup kurulmadığını ve işleyip işlemediğini de denetleyerek, rapor edecektir.

Konsolidasyona dâhil olan ana şirketin finansal tablolarını denetlemek için seçilen denetçi, başka bir denetçi seçilmediği takdirde, topluluk finansal tablolarının da denetçisi kabul edilir

Denetçinin, her faaliyet dönemi ve her hâlde görevini yerine getireceği faaliyet dönemi bitmeden seçilmesi şarttır. Seçimden sonra, yönetim kurulu, gecikmeksizin denetleme görevini hangi denetçiye verdiğini ticaret siciline tescil ettirir ve Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi ile internet sitesinde ilan eder.” hükmünü getirmiştir. İnternet sitesinde denetçi bilgisine “Bilgi Toplumu Hizmetleri” kısmında yer verilmek zorundadır.

Topluluk Denetçisi için de, Kanun’da belirlenen denetçi seçilme kriterlerini karşılaması ve seçilme süresi kısıtlamalarına uyulması şarttır.

Hâkim şirketin yönetim kurulu, konsolide finansal tabloları ve yönetim kurulunun yıllık faaliyet raporunu ve belgeleri düzenlettirip onaylayarak, süresinde, gecikmeksizin, denetçiye vermekle yükümlüdür. Yine yönetim kurulu, şirketin defterlerinin, yazışmalarının, belgelerinin, varlıklarının, borçlarının, kasasının, kıymetli evrakının, envanterinin incelenerek denetlenebilmesi için denetçiye gerekli imkânları sağlamakla sorumludur.

Denetim raporu yasal içerik koşullarını karşılamalı ve raporun sonunda 403. maddede kapsamı belirlenen “Görüş Yazısı”na yer verilmelidir.

Değerlendirme sonucunda denetçinin olumlu görüş vermesi halinde, hazırlanacak görüş yazısında, Türkiye Denetim Standartları uyarınca yapılan denetimde Türkiye Muhasebe Standartları ve diğer gereklilikler bakımından herhangi bir aykırılığa rastlanmadığı; denetim sırasında elde edilen bilgilere göre şirketin veya topluluğun finansal tablolarının doğru olduğu, malvarlığı ile finansal duruma ve kârlılığa ilişkin resmin gerçeğe uygun bulunduğu ve tabloların bunu dürüst bir şekilde yansıttığı belirtilecektir.

Şirket defterlerinde, denetlemenin uygun bir şekilde yapılmasına ve sonuçlara varılmasına olanak vermeyen ölçüde belirsizliklerin bulunması veya şirket tarafından denetlenecek hususlarda önemli kısıtlamaların yapılması ya da finansal tabloların kapsamlı ve büyük aykırılıklar içerdiği durumlarda denetçi, bunları ispatlayabilecek delillere sahip olmasa bile, gerekçelerini açıklayarak görüş vermekten kaçınabilir veya olumsuz görüş verebilir. Olumsuz görüş verilmiş veya görüş açıklamaktan kaçınılmışsa, yönetim kurulu, genel kurulu toplantıya çağırarak istifa etmekle yükümlü olacaktır. Ancak bu şekilde istifa eden yönetim kurulu üyelerinin yeniden seçilmesine bir engel bulunmamaktadır.

Şirket ile denetçi arasında şirketin ve topluluğun yılsonu hesaplarına, finansal tablolarına ve yönetim kurulunun faaliyet raporuna ilişkin, ilgili kanunun, idari tasarrufun veya esas sözleşme hükümlerinin yorumu veya uygulanması konusunda doğan görüş ayrılıkları var ise bunun hakkında, yönetim kurulunun veya denetçinin istemi üzerine şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesine başvurulması ve  verilecek karara uyulması gerekecektir.

Yazarların notu:

Bu yazımızda yer verilen görüşler yazı tarihi itibarıyla kişisel tespitlerimizi içermekte olup, yazı tarihinden sonra gerçekleşebilecek yasal değişiklikler, gelişecek uygulamalar ve yargı kararları ileride farklı düzenlemeler ve değerlendirmeler söz konusu olabilecektir. Kanun yeni olduğundan bilimsel doktrin ve mahkeme içtihatları henüz yeterince oluşmamıştır. Tasarı hazırlanırken ülke ihtiyaçları göz önünde tutulduğundan ve birçok maddenin gerekçesinde konuların uygulamada somut olaylara göre belirlenmesi gerektiği vurgusu yapılarak, öğretiye ve içtihatlara bırakılmış olması nedeniyle mehaz kanunlardan referanslar alınması da çok anlamlı bulunmamaktadır. Hâlâ biraz karanlıkta yol alınırken ele aldığımız bu konunun, zaman içerisinde öğretideki ve içtihatlardaki gelişmeler çerçevesinde daha çok aydınlanacağını ve olgunlaşacağını vurgulamak isteriz.

Kenan Yılmaz, Baş Hukuk Müşaviri, Koç Holding

1962, Ankara doğumlu olan Avukat Kenan Yılmaz, 1983 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. 1986 yılında ABD’de Tulane Law School’da “International Business Transactions” alanında hukuk  yüksek  lisansı  yapan  Yılmaz,  ayrıca  Koç  Üniversitesi’nde  EMBA  programını  tamamlamıştır. Çalışma

hayatına 1989 yılında Koç Holding bünyesinde Hukuk Müşaviri olarak başlayan Yılmaz, Holding’de 24 yıllık hizmet süresi boyunca çalışmalarını sürdürmekte ve 2006’dan bu yana Koç Holding Baş Hukuk Müşaviri olarak görevini yürütmektedir. Koç Üniversitesi Mezunlar Derneği Başkanı, Türkiye Sualtı Arkeoloji Vakfı (TINA) Kurucu Üyesi ve Yönetim Kurulu Üyesi, Türkiye Etik Değerler Merkezi Vakfı Kurucu Üyesi, 2000 Yılı “Palio Cup” Rally Şampiyonu olan Yılmaz evli ve iki çocuk babasıdır.

Dr. M. Çağrı Bağatur, Kurucu Ortak, Bağatur Hukuk Bürosu
1963 Ankara doğumlu Avukat Dr. Mehmet Çağrı Bağatur, 1985 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş ve Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde Tarım Ekonomisi alanında doktorasını 1999 yılında tamamlamıştır. Dr. Mehmet Çağrı Bağatur kurucu  ortağı  olduğu  Bağatur  Avukatlık  Bürosu  ile  Avrupa’da ve Türkiye’de Ulusal Kalite Hareketine katıldı, 2008 yılında EFQM Mükemmellikte Yetkinlik ödülü kazandı. Uzmanlık alanları; hukuk (reklam, satın alma ve birleşme, hastane işletmeciliği), bilgi yönetimi (Sivil Toplum Örgütleri, satış güvenliği) ve toplam kalite yönetimi olan Bağatur, İstanbul Barosu, Uluslararası Barolar Birliği, Kalder, TEİD, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Rotary Kulübü, Junior Chamber International üyesi olup, evli ve 3  çocuk babasıdır.
Adnan B. Erdoğmuş, Kurucu, Erdoğmuş Yönetim Danışmanlığı

1960 yılında İskenderun’da doğan Avukat Adnan Bülent Erdoğmuş 1983 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. 1985 yılında İstanbul Barosu’nda avukatlık stajını ve 1989 yılında Marmara Üniversitesi’nde Çağdaş İşletme Yönetimi ihtisas programını tamamlayan Erdoğmuş, iş hayatına 1987 yılında

Süzer Holding Hukuk İşleri bölümünde Avukat olarak adım atmıştır. Erdoğmuş 1990 yılında Hewlett-Packard Türkiye organizasyonuna katılmış olup; 20 yıllık hizmet süresi boyunca Hukuk Danışmanlığı görevinin yanı sıra değişik bölümlerde yönetici olarak görev yapmıştır. 2010 yılından itibaren yönetim danışmanlığı, bağımsız icra ve danışma kurulu üyelikleri yapan Erdoğmuş; İstanbul Barosu, Uluslararası Barolar Birliği, SHRM, Peryön, Kalder, TEİD üyesi olup, evli ve iki çocuk babasıdır.

 

TÜRK TİCARET KANUNU

 

Kanun Numarası                    : 6102

Kabul Tarihi                            : 13/1/2011

Yayımlandığı R.Gazete         : Tarih: 14/2/2011       Sayı : 27846

Yayımlandığı Düstur              : Tertip : 5  Cilt : 50

G) Şirketler topluluğu

  • – Hâkim ve bağlı şirket

MADDE 195– (1) a) Bir ticaret şirketi, diğer bir ticaret şirketinin, doğrudan veya dolaylı olarak;

  1. Oy haklarının çoğunluğuna sahipse veya
  2. Şirket sözleşmesi uyarınca, yönetim organında karar alabilecek çoğunluğu oluşturan sayıda üyenin seçimini sağlayabilmek hakkını haizse veya
  3. Kendi oy hakları yanında, bir sözleşmeye dayanarak, tek başına veya diğer pay sahipleri ya da ortaklarla birlikte, oy haklarının çoğunluğunu oluşturuyorsa,
  4. b) Bir ticaret şirketi, diğer bir ticaret şirketini, bir sözleşme gereğince veya başka bir yolla hâkimiyeti altında tutabiliyorsa,

birinci şirket hâkim, diğeri bağlı şirkettir. Bu şirketlerden en az birinin merkezi Türkiye’de ise, bu Kanundaki şirketler topluluğuna ilişkin hükümler uygulanır.

(2) Birinci fıkrada öngörülen hâller dışında, bir ticaret şirketinin başka bir ticaret şirketinin paylarının çoğunluğuna veya onu yönetebilecek kararları alabilecek miktarda paylarına sahip bulunması, birinci şirketin hâkimiyetinin varlığına karinedir.

3) Bir hâkim şirketin, bir veya birkaç bağlı şirket aracılığıyla bir diğer şirkete hâkim olması, dolaylı hâkimiyettir.

  • Hâkim şirkete doğrudan veya dolaylı olarak bağlı bulunan şirketler, onunla birlikte şirketler topluluğunu oluşturur. Hâkim şirketler ana, bağlı şirketler yavru şirket konumundadır.
  • Şirketler topluluğunun hâkiminin, merkezi veya yerleşim yeri yurt içinde veya dışında bulunan, bir teşebbüs olması hâlinde de, 195 ilâ 209 uncu maddeler ile bu Kanundaki şirketler topluluğuna ilişkin hükümler uygulanır. Hâkim teşebbüs tacir sayılır. Konsolide tablolar hakkındaki hükümler saklıdır.
  • Şirketler topluluğuna ilişkin hükümlerin uygulanmasında “yönetim kurulu” terimi limited şirketlerde müdürleri, sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketler ile şahıs şirketlerinde yöneticileri, diğer tüzel kişilerde yönetim organını ve gerçek kişilerde gerçek kişinin kendisini ifade
  • – Pay ve oy oranlarının hesaplanması

MADDE 196– (1) Bir ticaret şirketinin bir sermaye şirketindeki iştirakinin yüzdesi, o sermaye şirketindeki payının veya payların itibarî değerleri toplamının, iştirak olunan şirketin sermayesine oranlanmasıyla bulunur. Sermaye şirketinin hem kendi hem de onun hesabına alınmış olup da üçüncü kişilerin elindeki kendi payları, hesaplamada o şirketin esas veya çıkarılmış sermayesinden düşülür.

  • Bir ticaret şirketinin bir sermaye şirketindeki oy hakkının yüzdesi, ticaret şirketinin o sermaye şirketinde sahip bulunduğu paylardan doğan kullanılabilen oy haklarının toplamının, sermaye şirketindeki kullanılabilir tüm oy haklarının toplamına oranlanmasıyla bulunur. Hesaplamada, sermaye şirketinin hem kendi hem de onun hesabına alınmış olup da üçüncü kişilerin elindeki paylarından doğan oy hakları düşülür.
  • Bir ticaret şirketinin bir sermaye şirketinde sahip olduğu paylar hesaplanırken ona bağlı şirketlerin sahip oldukları veya onun hesabına alınmış olup üçüncü kişilerin elindeki paylar da hesaba katılır.
  • – Karşılıklı iştirak
  • MADDE 197– (1) Birbirlerinin paylarının en az dörtte birine sahip bulunan sermaye şirketleri karşılıklı iştirak durumundadır. Bu payların yüzdelerinin hesaplanmasında 196 ncı madde uygulanır. Anılan şirketlerden biri diğerine hâkimse, ikincisi aynı zamanda bağlı şirket sayılır. Karşılıklı iştirak durumundaki şirketlerin her biri diğerine hâkimse ikisi de bağlı ve hâkim şirket kabul olunur.
    • – Bildirim, tescil ve ilan yükümlülükleri

    MADDE 198– (1) Bir teşebbüs, bir sermaye şirketinin sermayesinin, doğrudan veya dolaylı olarak, yüzde beşini, onunu, yirmisini, yirmibeşini, otuzüçünü, ellisini, altmışyedisini veya yüzde yüzünü temsil eden miktarda paylarına sahip olduğu veya payları bu yüzdelerin altına düştüğü takdirde; teşebbüs, durumu söz konusu işlemlerin tamamlanmasını izleyen on gün içinde, sermaye şirketine ve bu Kanun ile diğer kanunlarda gösterilen yetkili makamlara bildirir. Payların yukarıda belirtilen oranlarda kazanılması veya elden çıkarılması,  yıllık faaliyet ve denetleme raporlarında ayrı bir başlık altında açıklanır ve sermaye şirketinin internet sitesinde ilan edilir.

    Payların yüzdelerinin hesaplanmasında 196 ncı madde uygulanır. Teşebbüsün ve sermaye şirketinin yönetim kurulu üyeleriyle yöneticileri de, kendilerinin, eşlerinin, velayetleri altındaki çocuklarının ve bunların, sermayelerinin en az yüzde yirmisine sahip bulundukları ticaret şirketlerinin o sermaye şirketindeki payları ile ilgili olarak bildirimde bulunurlar. Bildirimler yazılı şekilde yapılır, ticaret siciline tescil ve ilan olunur.

    • Birinci fıkrada öngörülen bildirim ile tescil ve ilan yükümlülüğü yerine getirilmediği sürece, ilgili paylara ait oy hakkı dâhil, diğer haklar donar. Bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesine  dair diğer hukuki sonuçlara ilişkin hükümler saklıdır.
    • Hâkimiyet sözleşmesinin geçerli olabilmesi için bu sözleşmenin ticaret siciline tescil ve ilanı şarttır. Sözleşmenin geçersizliği, bu Kanun ile diğer kanunlardaki şirketler topluluğuna dair yükümlülüklere ve sorumluluklara ilişkin hükümlerinin uygulanmasına engel
    • – Bağlı ve hâkim şirketlerin raporları

    MADDE 199– (1) Bağlı şirketin yönetim kurulu, faaliyet yılının ilk üç ayı içinde, şirketin hâkim ve bağlı şirketlerle ilişkileri hakkında bir rapor düzenler. Raporda, şirketin geçmiş faaliyet yılında hâkim şirketle, hâkim şirkete bağlı bir şirketle, hâkim şirketin yönlendirmesiyle onun ya da ona bağlı bir şirketin yararına yaptığı tüm hukuki işlemlerin ve geçmiş faaliyet yılında hâkim şirketin ya da ona  bağlı  bir  şirketin  yararına  alınan veya alınmasından kaçınılan tüm diğer önlemlerin açıklaması yapılır. Hukuki işlemlerde edimler ve  karşı edimler, önlemlerde, önlemin sebebi ve şirket yönünden yarar ve zararları belirtilir. Zarar denkleştirilmişse, bunun faaliyet yılı içinde fiilen nasıl gerçekleştiği veya şirketin sağladığı hangi menfaatlere ilişkin olarak bir istem hakkı tanındığı ayrıca bildirilir.

    • Rapor, doğru ve dürüst hesap verme ilkelerine uygun olmalıdır.
    • Yönetim kurulu raporun sonunda şirketin, hukuki işlemin yapıldığı veya önlemin alındığı veya alınmasından kaçınıldığı anda kendilerince bilinen hâl ve şartlara göre, her bir hukuki işlemde uygun bir karşı edim sağlanıp sağlanmadığını ve alınan veya alınmasından kaçınılan önlemin şirketi zarara uğratıp uğratmadığını açıklar. Şirket zarara uğramışsa, yönetim kurulu ayrıca zararın denkleştirilip denkleştirilmediğini de Bu açıklama sadece yıllık faaliyet raporunda yer alır.
    • Hâkim şirketin her yönetim kurulu üyesi, yönetim kurulu başkanından; bağlı şirketlerin finansal ve malvarlığıyla ilgili durumları ile üç aylık hesap sonuçları, hâkim şirketin bağlı şirketlerle, bağlı şirketlerin birbirleriyle, hâkim ve bağlı şirketlerin pay sahipleri ve bunların yakınlarıyla ilişkileri; yaptıkları işlemler ve bunların sonuç ve etkileri hakkında, özenli, gerçeği aynen ve dürüstçe yansıtan hesap verme ilkelerine göre düzenlenmiş bir rapor hazırlattırıp yönetim kuruluna sunmasını ve bunun sonuç kısmının yıllık rapor ile denetleme raporuna eklenmesini isteyebilir. Bağlı şirketler, red için yoruma yer bırakmayacak açıklıkta bir haklı sebebin varlığını ispat edemedikleri takdirde, bu raporun hazırlanması için gerekli olan bilgi ve belgeleri hâkim şirketin bu işle görevlendirilen uzmanlarına vermekle yükümlüdürler. İstemde bulunan yönetim kurulu üyesi, bunu bir üçüncü kişinin yararlanması amacıyla yapmışsa bunun sonuçlarından sorumlu
    • – Bağlı şirketler hakkında bilgi alma

    MADDE 200– (1) Hâkim şirketin her pay sahibi genel kurulda, bağlı şirketlerin finansal ve malvarlığıyla ilgili durumları ile hesap sonuçları, hâkim şirketin bağlı şirketlerle, bağlı şirketlerin birbirleriyle, hâkim ve bağlı şirketlerin pay sahipleri, yöneticileri ve bunların yakınlarıyla ilişkileri, yaptıkları işlemler ve bunların sonuçları hakkında, özenli, gerçeği aynen ve dürüstçe yansıtan hesap verme ilkelerine uygun, doyurucu bilgi verilmesini isteyebilir.

    • – Hakların donması
    • MADDE 201– (1) Bir sermaye şirketinin paylarını iktisap edip karşılıklı iştirak konumuna bilerek giren diğer bir sermaye şirketi, iştirak konusu olan paylardan doğan toplam oylarıyla diğer pay sahipliği haklarının sadece dörtte birini kullanabilir; bedelsiz payları edinme hakkı hariç, diğer tüm pay sahipliği hakları donar. Söz konusu paylar toplantı ve karar nisabının hesaplanmasında dikkate alınmaz. 389 ile 612 nci madde hükümleri saklıdır.(2) Birinci fıkrada öngörülen sınırlama, bağlı şirketin hâkim şirketin paylarını iktisap etmesi veya her iki şirketin birbirlerine hâkim olması hâlinde uygulanmaz.
      • – Sorumluluk
      1. Hâkimiyetin hukuka aykırı kullanılması

      MADDE 202– (1) a) Hâkim şirket, hâkimiyetini bağlı şirketi kayba uğratacak şekilde kullanamaz. Özellikle bağlı şirketi, iş, varlık, fon, personel, alacak ve borç devri gibi hukuki işlemler yapmaya; kârını azaltmaya ya da aktarmaya; malvarlığını ayni veya kişisel nitelikte haklarla sınırlandırmaya; kefalet, garanti ve aval vermek gibi sorumluluklar yüklenmeye; ödemelerde bulunmaya; haklı bir sebep olmaksızın tesislerini yenilememek, yatırımlarını kısıtlamak, durdurmak gibi verimliliğini ya da faaliyetini olumsuz etkileyen kararlar veya önlemler almaya yahut gelişmesini sağlayacak önlemleri almaktan kaçınmaya yöneltemez; meğerki, kayıp, o faaliyet yılı içinde fiilen denkleştirilsin veya kaybın nasıl ve ne zaman denkleştirileceği belirtilmek suretiyle en geç o faaliyet yılı sonuna kadar, bağlı şirkete denk değerde bir istem hakkı tanınsın.

      1. Denkleştirme, faaliyet yılı içinde fiilen yerine getirilmez veya süresi içinde denk bir istem hakkı tanınmazsa, bağlı şirketin her pay sahibi, hâkim şirketten ve onun, kayba sebep olan, yönetim kurulu üyelerinden, şirketin zararını tazmin etmelerini isteyebilir. Hâkim istem üzerine veya resen somut olayda hakkaniyete uygun düşecekse, tazminat yerine bu maddenin ikinci fıkrası hükümlerine göre, davacı pay sahiplerinin paylarının hâkim şirket tarafından satın alınmasına veya duruma uygun düşen ve kabul edilebilir başka bir çözüme karar
      2. Alacaklılar da, (b) bendi uyarınca, şirket iflas etmemiş olsa bile, şirketin zararının şirkete ödenmesini isteyebilirler.
      3. Kayba sebebiyet veren işlemin, aynı veya benzer koşullar altında, şirket menfaatlerini dürüstlük kuralına uygun olarak gözeten ve tedbirli bir yöneticinin özeniyle hareket eden, bağımsız bir şirketin yönetim kurulu üyeleri tarafından da yapılabileceği veya yapılmasından kaçınılabileceğinin ispatı hâlinde tazminata hükmedilemez.
      4. Pay sahiplerinin ve alacaklıların açacağı davaya, kıyas yoluyla 553, 555 ilâ 557, 560 ve 561 inci maddeler uygulanır. Hâkim teşebbüsün merkezinin yurt dışında bulunması hâlinde tazminat davası bağlı şirketin merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesinde açılır.
      • Hâkimiyetin uygulanması ile gerçekleştirilen ve bağlı şirket bakımından açıkça anlaşılabilir haklı bir sebebi bulunmayan, birleşme, bölünme, tür değiştirme, fesih, menkul kıymet çıkarılması ve önemli esas sözleşme değişikliği gibi işlemlerde, genel kurul kararına red oyu verip tutanağa geçirten veya yönetim kurulunun bu ve benzeri konulardaki kararlarına yazılı olarak itiraz eden pay sahipleri; hâkim teşebbüsten, zararlarının tazminini veya paylarının varsa en az borsa değeriyle, böyle bir değer bulunmuyorsa veya borsa değeri hakkaniyete uygun düşmüyorsa, gerçek değerle veya genel kabul gören bir yönteme göre belirlenecek bir değerle satın alınmasını mahkemeden isteyebilirler. Değer belirlenirken mahkeme kararına en yakın tarihteki veriler esas alınır. Tazminat veya payların satın alınmasını istem davası, genel kurul kararının verildiği veya yönetim kurulu kararının ilan edildiği tarihten başlayarak iki yılda zamanaşımına uğrar.
      • İkinci fıkrada öngörülen dava açılınca, davacıların muhtemel zararlarını veya payların satın alma değerini karşılayan tutardaki paranın teminat olarak, mahkemece belirlenecek bir bankaya mahkeme adına yatırılmasına karar Teminat yatırılmadığı sürece genel kurul veya yönetim kurulu kararına ilişkin hiçbir işlem yapılamaz. Bu maddenin birinci ve ikinci fıkralarında öngörülen davaların kötüniyetle açılması hâlinde davalı, uğradığı zararın müteselsilen tazmin edilmesini ve mahkemeye teminat yatırılmasını davacılardan isteyebilir.
      • Birleşme, bölünme ve tür değiştirmede, pay sahiplerine ve ortaklara tanınmış bulunan diğer haklar saklıdır.
      • Bağlı şirketin yöneticileri, bu madde hükümleri dolayısıyla pay sahiplerine ve alacaklılara karşı doğabilecek sorumluluklarının tüm hukuki sonuçlarının, bir sözleşme ile üstlenmesini hâkim teşebbüsten

Tam hâkimiyet hâlinde

a)  Talimat

MADDE 203– (1) Bir ticaret şirketi bir sermaye şirketinin paylarının ve oy haklarının doğrudan veya dolaylı olarak yüzde yüzüne sahipse, hâkim şirketin yönetim kurulu, topluluğun belirlenmiş ve somut politikalarının gereği olmak şartıyla, kaybına sebep verebilecek sonuçlar doğurabilecek nitelik taşısalar bile, bağlı şirketin yönlendirilmesine ve yönetimine ilişkin talimat verebilir. Bağlı şirketin organları talimata uymak zorundadır.

İstisna

MADDE 204– (1) Bağlı şirketin ödeme gücünü açıkça aşan, varlığını tehlikeye düşürebilecek olan veya önemli varlıklarını kaybetmesine yol açabilecek nitelik taşıyan talimat verilemez.

Bağlı şirketin organlarının şirkete ve pay sahiplerine karşı sorumsuzluğu

MADDE 205– (1) Bağlı şirketin yönetim kurulu üyeleri, yöneticileri ve sorumlu tutulabilecek ilgililer, 203 ve 204 üncü madde kapsamındaki talimatlara uymaları nedeniyle, şirkete ve pay sahiplerine karşı sorumlu tutulamazlar.

Şirket alacaklılarının dava hakkı

MADDE 206– (1) Hâkim şirket ve yöneticilerinin, 203 üncü madde çerçevesinde verdikleri talimatlar dolayısıyla bağlı şirkette oluşan kayıp, o hesap yılı içinde, denkleştirilmediği veya zamanı ve şekli de belirtilerek şirkete denk bir istem hakkı tanınmadığı takdirde, zarara uğrayan alacaklılar hâkim şirkete ve onun kayıptan sorumlu yönetim kurulu üyelerine karşı tazminat davası açabilirler. Davalılar 202 nci maddenin birinci  fıkrasının

(d) bendine dayanabilir. Bu davaya 202 nci maddenin birinci fıkrasının (e) bendi uygulanır.

(2) Davalılar, krediden ve benzeri sebeplerden kaynaklanan alacaklarda, davacının, denkleştirmenin yapılmadığını veya istem hakkının tanınmadığını bilerek söz konusu alacağı doğuran ilişkiye girdiğini veya işin niteliği gereği bu durumu bilmesi gerektiğini ispatlayarak sorumluluktan kurtulabilirler.

– Çeşitli hükümler

Özel denetim

MADDE  207–  (1)  Denetçi,  (…)  (1)   özel  denetçi,  riskin  erken  saptanması  ve  yönetimi  komitesi;  bağlı

şirketin, hâkim şirketle veya diğer bağlı bir şirketle ilişkilerinde hilenin veya dolanın varlığını belirtir  şekilde görüş bildirmişse, bağlı şirketin her pay sahibi, bu konunun açıklığa kavuşturulması amacıyla, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinden özel denetçi atanmasını isteyebilir. (1)

Satın alma hakkı

MADDE 208– (1) Hâkim şirket, doğrudan veya dolaylı olarak bir sermaye şirketinin paylarının ve oy haklarının en az yüzde doksanına sahipse, azlık şirketin çalışmasını engelliyor, dürüstlük kuralına aykırı davranıyor, fark edilir sıkıntı yaratıyor veya pervasızca hareket ediyorsa, hâkim şirket azlığın paylarını varsa borsa değeri, yoksa 202 nci maddenin ikinci fıkrasında öngörülen şekilde belirlenen değer ile satın alabilir.

Güvenden doğan sorumluluk

MADDE 209- (1) Hâkim şirket, topluluk itibarının, topluma veya tüketiciye güven veren bir düzeye ulaştığı hâllerde, bu itibarın kullanılmasının uyandırdığı güvenden sorumludur.

TÜRK TİCARET KANUNU – ŞİRKETLER TOPLULUĞU HÜKÜMLERİNE YÖNELİK KANUN GEREKÇELERİ

Madde 196 – 196 ncı madde, hâkimiyetin varolup olmadığının saptanmasında pay ve oy miktarlarının hesaplanmasının yöntemini ve yorumunu belirleyen emredici nitelikte bir hükümdür.

Hüküm, 195 inci maddenin uygulanmasında kilit role sahiptir. Hükmün esin kaynağı Alm. POK 16 ncı paragrafıdır. Ancak Alman sistemi işletme esasına dayalı olduğu için 16 ncı paragrafı sermaye şirketi dışındaki olasılıklar için de hükümler öngörmüştür. Birinci fıkra pay, ikinci fıkra oy oranlarının hesabına ilişkindir.

Birinci fıkra: Bir sermaye şirketinin diğer bir sermaye şirketine katılma oranı katılan şirketin katınılan şirketteki paylarının nominal değerlerinin toplamının katılınan şirketin sermayesine oranına göre bulunur. Hesaplamada payların sayısının değil, itibarî değerlerinin dikkate alınması şarttır. “İtibarî değer” kavramı 476, 565 ve 583 üncü maddelere göre yorumlanır. Payların bedellerinin tümünün ödenmiş olup olmaması hesaplamada etkili olmaz.

Katılma payı oranının hesaplanmasında, katınılan şirketin iktisap ettiği kendi payları, isterse bu paylar o şirket hesabına başkasında bulunsun, toplamdan düşülür.

İkinci fıkra: Birinci fıkradaki kural ikinci fıkrada tekrarlanmıştır. Ancak hareket noktası oyda imtiyazlı paylardır. Hesaplamada, oy imtiyazını haiz payların verdiği oy hakları hem katılan şirket yönünden hesaba katılır, hem de katılınan şirketteki toplam oy sayısı bulunarak oranlama yapılır. Hükümde önem taşıyan bir diğer hukukî olgu “kullanılabilir oy”dur. Kullanılması mahkemece verilen tedbir kararıyla engellenmiş bulunan, oydan yoksunluk hükümlerine tâbi (m. 436) olan veya 198 inci maddenin kapsamına giren paylardan doğan oylar gibi kullanılmayan oylar hesaba katılmaz.

Madde 197 – Hüküm hukukumuzda yenidir. Sermayenin sulandırılması (köpük sermaye), bilânçonun gerçekliğinin tereddüt yaratması gibi sorunları önlemeyi amaçlamaktadır. Bu sebeple 197 nci madde karşılıklı katılmayı geçersiz saymamakta, fakat karşılıklı katılmanın hâkimiyet ve çoğu kez karşılıklı hâkimiyet ilişkisini kurarak, bu durumdaki şirketlerin hâkim ve bağlı şirketin yüküm ve sorumluluklarına tâbi  olacağını açıkça hükme bağlamakta ve sınırlamaları da beraberinde getirmektedir. Sınırlamalardan biri 201 inci maddede yer almaktadır. Bu düzenleme yetersiz görülebilir. Özellikle karşılıklı katılmanın yüksek oranlarda kurulduğu durumlarda (meselâ, iki sermaye şirketinin birbirlerine yüzde yetmiş-seksen oranında katılmaları varsayımında olduğu gibi) geçerliliği kabul etmenin doğru olmadığı düşünülebilir. Uluslararası öğretide bu  görüşü  ileri sürenler (çoğunlukta olmasalar bile) mevcuttur. 197 nci madde söz konusu varsayımda karşılıklı  katılmayı geçerli saymakla birlikte, her halde hukuka uygunluk garantisi de sağlamamaktadır. Yüksek karşılıklı katılma, bilânço ilkelerine aykırı düşüyorsa, 197 nci maddenin varlığı böyle bir aykırılığın müeyyidesinin uygulanmasına engel olmaz. Bunun gibi, karşılıklı hâkimiyet ilişkisinin sorumluluğa etkileri de aynen geçerli olur.

Madde 198 – Hüküm iki konuyu içerir: (1) Bildirim; (2) tescil ve ilân yükümlülüklerini. İkinci konu içinde özellikle hukukumuzda düzenlenmemiş bulunan hâkimiyet sözleşmelerinin tescil ve ilânına ilişkin yükümlülük bir geçerlilik kuralıdır. Bu suretle hâkimiyet sözleşmenin yazılı olarak yapılması zorunluğu öngörülerek ilişki kayıt altına alınmak ve kamuya tanıtılmak istenmiştir. Bildirim yükümlülükleri, katılma ilişkilerinin, özellikle karşılıklı katılmaların açıklanması, bu yolla kamunun aydınlatılması, sermaye piyasasında şeffaflığın sağlanması ve sorumluluk hükümlerinin uygulanması yönünden ağırlık kazanır.

Birinci fıkra: Katılma oranları, azlık hakları, karşılıklı katılma sınırları, hâkimiyet karinesi, önleyici azınlık ve 203 üncü maddedeki tam hâkimiyet olgusu dikkate alınarak oluşturulmuştur.

Bildirim bütün payları kapsar, yoksa sadece eşiği aşan paylara özgülenemez. Bildirim anının belirlenmesinde payların

hukuken iktisabı esas alınır. Hüküm, bildirim yükümünü paysahipliği sıfatının kazanılmasına bağlamamıştır. Bildirim adresleri katılınan şirket, SPK, BDDK, RK ve Hazine gibi özel kurumlar ve hükûmet kuruluşlarıdır. Bildirimi alan kurum ve kuruluş, kendi kanununa göre işlem yapar.

İkinci fıkra: Bildirmemenin sonucu, oy hakkının kullanılmamasıdır. Aksi halde, kullanılan oy geçersiz olur. Kararın geçerliliğini sürdürüp sürdürmeyeceği geçersiz oyların karar nisabını etkileyip etkilememesine bağlıdır.

Üçüncü fıkra: Genel kısımda yapılan açıklamaya bakılmalıdır.

Madde 199 – Birinci fıkra: Birinci fıkra Alm POK 312 nci paragrafından alınmıştır. Bağlı şirketin yönetim kurulu her yıl “bağlılık raporu” diye adlandırılan bir rapor hazırlar. Bu rapor bağlı şirketlerin kendi aralarındaki ve hâkim şirketle aralarındaki ilişkileri ve bu ilişkilerin kayıp/yarar olarak sonuçlarını açıklar. Raporun hazırlanmaması cezaî yaptırıma bağlanmıştır. Rapor yarar/kayıp sonuçlarını açıkladığı için, 202 ve devamı hükümleri, özellikle kayıp ve denkleştirme davaları yönünden önem taşır. Hüküm, şirketler topluluğuna ilişkin sorumluluk hükümleri ve özellikle 438 ve devamı maddelerde düzenlenmiş bulunan özel denetim ve 437 nci maddede öngörülen inceleme hakkı ile birlikte değerlendirildiğinde amacı daha iyi anlaşılır. Çünkü pay sahipleri bu rapora dayanarak sorumluluk davası açabilecekleri gibi bilgi alma haklarını daha bilinçli bir şekilde kullanabilirler.

İkinci fıkra: Dördüncü fıkra altında verilen açıklamalara bakılmalıdır.

Üçüncü fıkra: Yönetim kurulunun hazırladığı raporun sonuç kısmı, yıllık rapora alınarak olağan genel kurula sunulan, böylece paysahiplerinin aydınlatılmasında önemli rolü olan kısımdır. Burada yönetim kurulu, faaliyet yılında gerçekleştirdiği tüm hukuki işlemleri ve alınan veya alınmayan tedbirleri değerlendirerek, bunların şirkete sağladığı fayda ve kayıpları ortaya koyacaktır. Yönetim kurulu, değerlendirmesini, söz konusu işlemlerin veya tedbirlerin gerçekleştirilmesinin söz konusu olduğu sırada kendisi tarafından bilinen hal ve şartlar  ışığında

yapacaktır. Yönetim kurulunun sorumluluğu açısından kurulca “bilinmesi gereken” bazı hal ve şartların da dikkate alınıp alınmayacağı, öğreti ve içtihat faaliyeti gerektirir. Her halükarda yönetim kurulu, ilgili her hukuki işlem için karşı edimin uygunluğunu değerlendirecek, uygun bir karşı edim alınmamışsa bundan doğan kaybın nasıl denkleştirildiğini açıklayacaktır. Alınan veya alınmasından kaçınılan tedbirler için de fayda/zarar analizi yapılır. O faaliyet yılında birinci fıkraya göre açıklanması gereken bir hukuki işlem veya tedbir bulunmuyorsa, bu da rapora yazılır.

Dördüncü fıkra: Bu fıkra, hâkim şirketin yönetim kurulu üyelerinin, bağlı şirketler hakkında bazı ilişkileri sorgulama ve bilgi alma hakkını düzenlemektedir. Rapor “özenli, gerçeği aynen ve dürüstçe yansıtan hesap verme ilkeleri”ne göre düzenlenmelidir. Raporun niteliğine (kalitesine) ilişkin bu ölçü emredicidir. “Hesap verme” ibaresi ise hükme bilinçle konulmuştur. Amaç, sadece aydınlatma, üyelerin fikirleri olsun diye bilgi verme değil; denetlemeye olanak sağlayacak rakamların, olguların ve sonuçların açıklanmasıdır. Hükmün öngörülme amacı hâkim şirketin yönetim kurulu üyelerine, konsolide bir finansal ve malvarlıksal resim vererek onlara denetim ve gözetim yapma, gereğinde önlem alma, fikir edinme olanağını sağlamaktır. Bilgi alma hakkı bağlı şirketlerin birbirleriyle, paysahipleri ve bunların yakınlarıyla ilişkilerini de kapsadığından, hüküm şeffaflığa da yardımcı olur. Şirketin bu raporu kendi bilgi ve olanaklarıyla hazırlaması hem güçtür; hem de böyle bir rapor amaca tam olarak hizmet edemez. Bu sebeple madde bağlı şirketlerin de gerekli bilgi ve belgeleri vermelerini açıkça ve emredici nitelikte öngörmüştür.

Bağlı şirket yoruma yer bırakmayacak açıklıkta haklı bir sebebin bulunması halinde bilgi ve belge vermeyi reddedebilir. İstenen bilginin hükmün amacı dışında, meselâ bir haberde, davada, diğer bir raporda, bir kitapta kullanılacak olması, rakibe, potansiyel rakibe veya yabancılara verilme tehlikesi taşıması, bu hüküm anlamında haklı sebeptir. Bilginin ayrıca amaca uygun kullanılması, yukarıda sayılan durumlardaki haklılığı ortadan kaldırmaz. Bu anlam özellikle son cümleden anlaşılır.

Son cümle özel bir sorumluluk hâlidir. Bu hüküm Alm. POK 312 nci paragrafından tamamen farklı bir açıdan konuya yaklaşmaktadır.

Madde 200 – Bu madde hâkim şirketin paysahibinin bilgi alma hakkını bağlı şirketleri kapsayacak tarzda genişletmek amacıyla öngörülmüştür. Bu bilgi alma hakkının adresi hâkim şirket yönetim kurulu ve bilgi alınacak yer ise genel kuruldur. 199 uncu maddedeki ölçüler bu hükümde de tekrarlanmıştır.

Madde 201 – Tasarının 201 inci maddesi Alm.POK’nın 328. paragrafından kısmen esinlenilmiş olmakla beraber ondan tamamıyla farklı özgün bir maddedir. Bu farklılık ne ayrıntıda, ne de söylemdedir. Düzenlemelerin amaçları aynı ancak hükümleri değişiktir. Amaç, temelde kökenleri aynı olan payların yönetime etkilerini sınırlamaktır. Tasarıda kullanılabilecek oyların saptanmasında yavru şirketin oyları esas alınmış, yoksa ana şirketin toplam oylarına göre oy hakkı sınırlandırılmak yoluna gidilmemiştir. İkinci fıkra sınırlamanın kalktığı bir istisnai duruma yer vermiştir. Sınırlama 98 inci madde uyarınca bildirimle başlar.

Birinci fıkra: Birinci fıkra, bağlı şirketin hâkim şirketin paylarını iktisap etmesi halinde, bu payların verdiği oyların tamamının her zaman kullanılamayacağını hükme bağlamaktadır. Anılan fıkra uyarınca, bağlı şirket hâkim şirketin ne kadar payına sahip olursa olsun en çok kendisinin sahip olduğu payların yüzde yirmibeşinin verdiği oyları kullanabilir. Mesela, yavru şirket ana şirketin sermayesinin yüzde kırkına sahipse, yüzde kırkın yüzde yirmibeşi olan yüzde on yavru şirketin kullanabileceği oyun sınırını gösterir. Geri kalan yüzde otuz donar. Buna karşılık esin kaynağı olan Alm. POK’da yavru ortaklığın payları değil de ana ortaklığın toplam oyları esas alınır ve yavru ortaklık ana ortaklığın toplam oylarının yüzde yirmibeşine kadar oy kullanmak hakkını elde eder. Mesela, ana şirkette imtiyazlılar da dahil olmak üzere ikibin pay varsa, buna karşılık yavru şirketin ana şirketin sermayesine iştiraki yüzde kırk olup, bu dörtyüz oy yapıyorsa yavru şirket dörtyüz oyun tümünü kullanabilir. Çünkü ana şirketin toplam oylarının dörtte biri yani sınır beşyüz oydur. Oysa aynı örnekte Tasarıya göre yavru şirket sadece yüz oy kullanabilir. Birinci fıkradaki kural ana şirketin paylarının veya oylarının çoğunluğuna sahip olmadığı halde topluluğu yöneten azınlıktaki pay sahiplerinin haksız bir olanaktan yararlanmasına engel olmak için öngörülmüştür. Kural topluluk hukukunda, kanun koyucuların hemen hemen daima yer verdikleri bir ilkeye dayanmakta ve nesnel adalet anlayışından kaynaklanmaktadır.

Kural sadece oy hakları için değil, payın verdiği diğer haklar için de geçerlidir. Çünkü, yukarıda işaret edilen nesnel adalet anlayışı, ana şirketin ve topluluğun karşılıklı iştiraklerle bir azınlığın menfaatine kullanılmasına engeldir. Ancak yavru ortaklığın iştirakinin ekonomik değerine zarar vermemek için rüçhan hakkı ile bedelsiz payları iktisap hakları istisna edilmelidir. Hüküm uyarınca kullanılmayan haklar kaybolmaz, donar ve bu payların devri ile yeni devralan donmuş hakları kullanma olanağına sahip bulunur. Kullanılmayan kısım toplantı ve karar nisaplarında hesaba katılmaz.

Bir ana şirketin birden çok yavru şirketi ile karşılıklı iştirakleri varsa her şirket açısından sınırlamalar ayrı olarak doğar. Tasarı ana şirketin birden çok yavru şirketle bu tür bir ilişki içinde bulunmasını, azınlıkta kalan pay sahipleri açısından olumsuz bir durum olarak değerlendirmekte ve yaygınlık kazanmasında hukuk politikası açısından sakınca görmektedir.

İkinci fıkra: İkinci fıkra uyarınca karşılıklı iştirak, iştirak eden şirketlerin her ikisi üzerinde de hâkimiyet sağlıyorsa sınırlama ortadan kalkar. Çünkü karşılıklı iştirakin her iki şirkete de hâkimiyet sağlaması halinde Tasarının 197 nci maddesi uyarınca her ikisi de bağlı her ikisi de hâkim şirket sayılır ve bu konumda bulunmanın sonuçlarına katlanır. Tasarı bu olumsuz konumu daha da ağırlaştırmak istememiştir.

Madde 202 – Hâkimiyet, hâkim şirkete bu gücü bağlı şirketlere karşı hukuka aykırı olarak kullanması hakkını vermez. Her hukuka aykırı kullanmada olduğu gibi, buradaki hukuka aykırı kullanmaya da sonuç bağlanmıştır. Hâkimiyetin hukuka aykırı kullanılmasının belirlenmesi ve hükümlerinin gösterilmesi Türk hukukunda yenidir. Düzenleme Türk sorumluluk hukukuna yeni ufuk ve boyut kazandırmakta, hukuka bağlılığı vurgulamaktadır. 202 nci madde hükmü, büyük bölümü itibarıyla özgündür. Hâkimiyetin hukuka aykırı olarak kullanılması hâllerini sınırlı sayı olmadan göstermekte ve sonuçlarını düzenlemektedir. 202 nci maddede öngörülen herhangi bir işlem, meselâ kefalet veya garanti verme, alacak ya da borç devretme, birleşme, bölünme, kanunen hukuka aykırı değildir. Hukuka aykırılık, hâkimiyetin kullanılması ve uygulanması bağlamından doğmaktadır. Hukuka aykırılık, işlemin, alınan kararın veya uygulanan ya da uygulanmasından kaçınılan önlemin bağlı şirketin kaybına sebep olmasından ve şirkete, paysahiplerine ve şirket alacaklılarına zarar vermesinden ve şirket yönünden haklı bir sebebi bulunmamasından kaynaklanmaktadır.

202 nci madde sınırlı sayı olmadan iki kategori hâkimiyet uygulaması öngörmüştür: (1) Bağlı şirkete yaptırılan bazı hukukî işlemler (kâr, borç, alacak devri gibi) ve maddî fiiller (tesisi yenilememe, kapatma, üretimi kısıtlama gibi) ve (2) Bağlı şirkete aldırılan birleşme, bölünme, tür değiştirme, menkul değer ihracı gibi önemli kararlar.

Birinci fıkra: Hâkimiyetin hukuka aykırı kullanılması hâlleri hükümde sınırlı bir şekilde gösterilmemiş, sadece en çok rastlanılanlar örnek olarak sayılmıştır. Birinci fıkranın ilk cümlesinde kullanılan “kayıp” kelimesi borçlar hukuku anlamında “zarar”dan farklı ve onu da kapsayacak genişliktedir. Kayıp bir malvarlığı eksilmesi veya malvarlığının artmasının önlenmesi şeklinde ortaya çıkabileceği gibi, iş, fon ve personel devrinde olduğu üzere şansın veya bir işi başarı ile yapabilme olanağının yitirilmesi tarzında da görülebilir. Mehaz Kanunda kayıp için “Nachteil” kelimesi kullanılmış, bu kelime Alman Kanununun İngilizce çevirisinde “disadvantage” kelimesi ile karşılanmıştır.

Birinci fıkrada, bağlı şirketi kayba uğratabilecek bazı işlem ve önlemler gruplar halinde ve sınırlı sayı (numerus clausus) olmadan sayılmıştır. Birinci grupta bağlı şirketin bir işinin, bazı varlıklarının veya fonlarının, personelinin başka bir topluluk şirketine aktarılması, alacak temliki veya borç devri gibi işlemlerin yapılması söz konusudur. Örnek olarak gösterilen işlemlerin yapılmasıyla sonucun doğmuş olması şart değildir. İşlemin kayba sebebiyet verebileceğinin ikna edici bulgular ve çıkarımlarla anlaşılması yeterlidir. Meselâ, bir ihaleye girmemek veya ihale şartlarından bazılarını gerçekleştirebilecekken bundan bilinçli olarak kaçınmak “iş”in devridir. İhale konusunun, amaçlanan işletme tarafından kazınılmamış olması önemli değildir. Önemli olan, kaybın şartlarının bağlı şirket tarafından hazırlanmasıdır. Somut olayın özelliklerine göre, “kâr aktarılması”nın aynı zamanda “kâr nakli” olarak da anlaşılması, amaca uygun yorum gereğidir. İkinci grup bağlı şirketin, hâkim şirketin hâkimiyeti kullanması sonucu, kendisine kayıp verecek tarzda aynî ve şahsî yükler üstlenmesidir. Diğer bir grup kayıp hali ise, hâkim şirketin makro planlarına ve politikalarına bağlı şirketin feda edilmesi gibi uygulamalardır.

Hükümdeki “yöneltecek” ibaresi de bilinçle seçilmiştir. Çünkü birinci fıkrada öngörülen işlem ve olguların tasarlanması, planlanması veya gerçekleştirilebilmesi için hâkim şirket, yönetim kurulu kararlarının alınmasında oy gücü ile etkili olabileceği gibi, çeşitli baskı uygulamalarına girişebilir, “yöneltecek” ibaresi, bütün bu pratikleri kapsar.

Hüküm, hâkim şirketin veya ortakların makro politikalarının uygulanabilmesine de olanak sağlayan, esnek bir kurala yer vermiştir. O da, bağlı şirkete verilen kaybın o hesap yılında fiilen denkleştirilmesi veya denkleştirmenin nasıl ve ne zaman yapılacağı konusunda şirkete bir talep hakkı tanınmasıdır. Denkleştirme bağlı şirkete yarar ve bir avantaj tanınması gibi kaybın giderilmesini sağlayacak bir karşılığa ilişkin olabilir. Mesela verilen garanti veya kefaletin, karşı garanti ve kefalet ya da avalle güvence altına alınması, herhangi bir lisans ve marka kullanma hakkı tanınması, herhangi bir ücret talep edilmeden araştırma ve geliştirme hizmeti   verilmesi know-how verilmesi, personele staj ve eğitim imkânları sağlanması, pazarlama ağından yararlandırılması, denk değerde bir taşınmazın devri, bağlı şirketin kayba uğramasının karşılığında yararlandırılımış olan diğer bir bağlı şirketin sermaye artırımında rüçhan hakkı tanınması, şartlı sermaye artırımında kayba uğrayan şirketin hak sahibi kılınması gibi. Denkleştirme, kayba sebebiyet verilen hesap yılı içinde fiilen gerçekleştirilebileceği gibi, o hesap yılı içinde şirkete denkleştirmenin nasıl ve ne zaman yapılacağı konusunda bir talep hakkı kazandırılması da mümkündür. Talep hakkının kullanılmasının, beklenen faydayı sağlamayacak şekilde uzun bir süreye yayılmaması ve kayba uğrayan bağlı şirketin yenilik doğurucu haklarla talebin konusuna kavuşmasının mekanizmalarının da öngörülmesi tercih edilmelidir.

Kaynak kanun öğretisinde, talep hakkının bir sözleşme ile tanınması görüşü hâkimdir. Sözleşmenin denkleştirme için güvence olacağı şüphesizdir. Sözleşmenin taraflarını hâkim şirket ile bağlı şirket oluşturur. Ancak, sözleşmenin yerine hâkim şirketin bir taahhüdü de amaca hizmet edebilir. Alman öğretisi tarihi sebeplerle taahhüdü şüphe ile karşılamaktadır. Tarihi sebep ise Alman düzenlemesinin ilk şeklinde sözleşmenin metinde yer almış olmasıdır.

Birinci fıkranın (b) ve devamı bentlerinde denkleştirmenin yapılmaması halinde söz konusu olabilecek dava hakları ve şartları düzenlenmiştir. Burada öngörülen davaların açılabilmesinin şartı süresi  içinde denkleştirmenin yerine getirilmemesi veya süresi içinde bu konuda şirkete bir talep hakkı tanınmamasıdır. Dava hakkı, şirkete tanınmamış, bunun yerine pay sahipleriyle şirket alacaklılarına bu olanak sağlanmıştır. Bunun sebebi hukukî gerçekçiliktir. Çünkü, şirketin bu davayı hâkim şirkete karşı açıp samimiyetle izleyebileceği konusunda şüpheye düşülmüştür. Kökleşmiş uygulama da bu şüpheyi destekler niteliktedir. Ayrıca bağlı şirket yönetim kurulunu, hâkim şirket ve yönetim kurulu ile karşı karşıya getirmenin doğru bir hukuk politikası olmadığı inancı ağırlık kazanmıştır. 553 ve devamı maddeler hükümlerinin aksine alacaklıların dava açma hakları şirketin iflâsına bağlanmamıştır.

(d) bendi, kaynak Kanunun 317 nci paragrafından alınmıştır. Hüküm, adaletin gereğidir. Maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde sayılan işlem ve fiiller hâkimiyet ilişkilerinden doğmayıp da basiretli hareketin bir gereği olarak ortaya çıkıyorsa, maddenin uygulanmasına imkân

İkinci fıkra: İkinci fıkra, hâkimiyetin kullanılmasının yol açabileceği sakıncalara karşı bir diğer çözümü getirmektedir. Hâkimiyetin kullanılması sebebiyle bağlı şirkette yapılan bazı işlemlere muhalif olan pay sahipleri, muhalif oldukları işlemin doğurduğu zararların giderilmesini isteyebilecekleri gibi, kendi paylarının şirket tarafından satın alınmasını da dava edebilirler. Türk hukukunda yeni olan bu dava, hâkimiyetin kullanılması karşısında azınlıkta kalan ve hâkimiyetin kullanılış biçimine karşı çıkan pay sahiplerine şirketten çıkış imkânı vermektedir. Talep ve davanın şartı, karşı çıkılan işlemin bağlı şirket yönünden açıkça anlaşılabilir bir haklı sebebin bulunmamasıdır.

Beşinci fıkra: Uygulamada, bağlı şirket yönetim kurulu üyeleri, kendilerinin sorumluluğunu gerektirebileceğini düşündükleri için yapmaktan çekinecekleri bazı tasarrufları, yukarıdan gelen talimat nedeniyle yapmak zorunda kalabilmektedirler. Böyle bir durumda kalan yönetim kurulu üyesi, kanundan doğan sorumluluğunu bertaraf edemez. Bu nedenle, yönetim kurulu üyesi, kendisine düşebilecek sorumluluğun hâkim şirket tarafından karşılanması için hâkim şirketle sözleşme yapmalıdır.

 

Madde 203 – Tam hâkimiyete ilişkin bu ilk hüküm, somut olay gerçeğinin gereğine uygun olarak, mevcut hukukumuz da dahil bir çok hukukta varolan gerçek düzen ve dogmatik düzen çelişkisini ortadan kaldırmaktadır. Bir şirket doğrudan veya dolaylı bir şekilde bir diğer şirketin paylarına ve oy haklarının yüzde yüzüne sahipse bağlı şirketin yönetim kurulu “tam bağlı” bir yönetim kuruludur. Tam bağlı yönetim kurulu, hâkim şirketin veya şirketler topluluğunun politikalarına ve talimatlarına uymak zorunda bulunan, aksi halde işini yitirecek olan üyelerden oluşan bir kuruldur. Her gelen üye, aynı konumda olur. Bu konumdaki yönetim kurullarının şirketlerinin menfaatlerini hâkim şirketin menfaatine üstün tutmaları gerektiğini kabul etmek ve aksi halde yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna gitmek, gerçeğe gözleri kapayan, aldatıcı ve yanıltıcı bir varsayımdır. Böyle bir yönetim kurulu yönünden uygun olan çözüm, onların talimatları yerine getirmek zorunda bulunduklarını, bundan dolayı şirketlerine ve pay sahiplerine karşı sorumsuz olduklarını kabul etmek, ancak şirket alacaklılarına dava hakkı tanımak, hâkim şirketi verdiği talimatlardan doğacak kayıplardan  sorumlu tutmak düşüncesine dayanarak bulunabilir. Hükmün uygulanabilmesinin ikinci şartı, talimatın toplulukça belirlenmiş somut politikaların gereği olmasıdır. Bu ilke özellikle Fransız Yüksek Mahkemesinin verdiği Rosenblum kararında ifadesini bulmuştur. Günlük gereksinimlere göre verilen talimatlar 203 üncü maddenin kapsamı  dışındadır.  Bu  tür  talimat  verilmesi  halinde  şirket  alacaklarına  karşı  hâkim  şirketin     sorumluluğu ağırlaşır. Zaten bağlı şirket hâkim şirketin doğrudan veya dolayısıyla sahipliğinde bulunduğuna göre pay sahiplerine dava hakkı tanımak hukuken mümkün değildir. Aksini kabul, talimatı verip, kayba sebep olana dava hakkı tanımak anlamına gelir. Alacaklılar ise 206 ncı madde ile korunmuştur.

Bu hükmün uygulanabilmesinin şartı olan pay ve oy haklarının yüzde yüzüne sahip olunması gereği, emredici niteliktedir. Bu hükmü, 208 inci madde tamamlamaktadır.

Şirkette yüzde on oranına varan bir azlık var ise, hâkim veya yavru şirketlerden birine bunların paylarını satın alarak tam hâkimiyeti sağlama olanağı verildiğine göre anılan hükmün uygulamasında esneklik sağlanabilir. Ayrıca, 141 inci maddenin ikinci fıkrasına, anılan fıkranın gerekçesine ve 208 inci maddeyle gerekçesine bakılmalıdır.

Madde 204 – Bu madde, iki yönden 203 üncü maddenin istisnasını oluşturur. Hüküm (1) talimata uyulma gereğinin (2) uyulmuşsa yönetim kurulu üyelerinin sorumsuzluğunun istisnasıdır. Başka bir deyişle yönetim kurulu 204 üncü maddeye rağmen bağlı şirketin ödeme gücünü açıkça aşan veya tehlikeye düşürebilecek ya da önemli varlıkların yitirilmesine sebep olabilecek talimata uymuşsa 205 inci maddeye dayanamaz.

Madde 205 – 205 inci madde, 203 ve 204 üncü maddeleri tamamlamaktadır. Hüküm, sorumsuzluğu sadece 203 üncü madde şartlarına uyan talimatlara özgülemiştir. “Sorumlu tutulabilecek diğer kişiler” ibaresinin yorumu öğreti ve içtihatlarla yapılacaktır. Ancak ibarenin 553 üncü ve devamı maddeler ile  birlikte değerlendirilip sonuca varılması gerekir.

Madde 206 – Birinci fıkra: Tam hâkimiyet halinde hâkim şirket bağlı şirketin kaybını denkleştirmek zorundadır. Aksi halde şirket alacaklıları hem hâkim şirketi hem de hâkim şirketin yönetim kurulu üyelerini dava edebilirler. Bu davaya 553, 555 ilâ 557, 560 ve 561 inci madde hükümleri uygulanır. Bu maddelerin gerekçelerine bakılmalıdır.

İkinci fıkra: İkinci fıkra davalıların sorumluluktan hangi hallerde kurtulabileceğini düzenlemiştir.

Madde 207 – Bu hüküm Tasarının tam hâkimiyete ilişkin hükümlerinin uygulanabilmesini sağlamak amacıyla öngörülmüştür.

Madde 208 – Bu hüküm şirketler topluluğuna ilişkin Forum Europeum’un önerisinden esinlenerek kaleme alınmıştır. Amaç, bir şirketin sermayesinin ve oy haklarının yüzde doksanbeşinin uygun gördüğü bir kararın alınıp uygulanmasına çoğu kişisel çeşitli sebeplerle karşı çıkan ortakların/paysahiplerinin şirketi bunaltan ve engelleyen davranışlarına son verip şirket içi barışı sağlamaktır. Kötüye kullanmalara ve özellikle pay bedelinin ödenmemesi tehlikesine engel olmak amacı ile karar mahkemeye bırakılmış, pay bedeli kanunen belirlenmiştir.

Madde 209 – Türkiye bu hüküm ile, Avrupa öğretisinde çoğunluk tarafından savunulan güven kavramının önemli bir uygulamasını oluşturan ve İsviçre Federal Mahkemesinin Wibru/Swissair kararı (BGE 120 II 331) ile kabul edilen şirketler topluluğunun (konzern’in) toplumda veya tüketicide yarattığı güvenden doğan sorumluluğu kanunen düzenleyen ilk ülkedir. Sorunun özel ve dar bir şekilde görünüşü “patronaj açıklaması”dır. Hükmün amacı bir şirketler topluluğu bağlamında hâkim şirketin toplumda veya daha dar bir çevre olan tüketicide yarattığı güveni kullandığı takdirde bu kullanmanın sonuçlarını yüklenmesini sağlamaktır.

Bağlı şirketler çoğu kez üyesi oldukları şirketler topluluğunun adını şirket kırtasiyesinde, ilân ve özellikle reklamlarda zikretmekte bu yolla kendilerine müşteri bağlamakta, ticarî menfaat sağlamaktadır. Adı anılan şirketler topluluğunun toplumda yüksek itibarı haiz olduğu durumlarda bu kazanç yüksek olmaktadır.

Kullanılan topluluk adına güvenerek halkın veya daha dar anlamda tüketicinin bağlı şirkete yönelmesinin ve bağlı şirketin pazar payının yükseltilmesinin temelinde, o topluluğun üyesi olan şirketin, dürüst hareket edeceği, verdiği bilgilerin ve kamuya açıklanan tablo ve belgelerinin gerçeği yansıttığı, teknolojinin üstün, kalitenin iyi ve herşeyin gereği gibi olduğu inanç ve güveni vardır. İtibarın kullanılması ise, somut olaya göre belirlenir. Kullanılma için adın zikredilmesi, topluluk logosunun kullanılması şart değildir. Tablo, bilgi, kalite vs. güvene uymuyor ise adının kullanılmasına sesini çıkarmayan hâkim şirket sonuçtan sorumlu olmalıdır. Bu sebeple sorumluluğun merkez şartı, “itibarın kullanılması”dır. Kullanma yoksa, sadece topluluğa “mensubiyet”, sorumluluğu doğurmaz.

Her şirketler topluluğu hükmün kapsamında değildir. Bir topluluğun kapsama girebilmesi için itibarının topluma veya tüketiciye güven veren bir düzeye ulaşmış olması gerekir. Bu da, somut olaya göre belirlenir.

 

TÜRK TİCARET KANUNUNUN YÜRÜRLÜĞÜ VE UYGULAMA

ŞEKLİ HAKKINDA KANUN (1)

Kanun Numarası                    : 6103

Kabul Tarihi                            : 14/1/2011

Yayımlandığı R.Gazete         : Tarih: 14/2/2011       Sayı : 27846

Yayımlandığı Düstur              : Tertip : 5  Cilt : 50

 

BİRİNCİ KISIM

Genel Hükümler

  1. Amaç

MADDE 1 – (1) Bu Kanunun amacı, yeni Türk Ticaret Kanunu hükümlerinin yürürlüğe konulmasına ve uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.

B)  Eski hukukun ve Türk Ticaret Kanununun uygulanacağı hâller

MADDE 2 – (1) Bu Kanunda aksi öngörülmemiş veya farklı bir şekilde düzenlenmemişse:

  1. Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önce meydana gelen olayların hukukî sonuçlarına, bu olaylar hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişlerse, o kanun hükümleri uygulanır.
  2. Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önce gerçekleşmiş hukukî fiiller, bağlayıcılıkları ve hukukî sonuçları itibarıyla, bu tarihten sonra dahi, gerçekleştikleri tarihte yürürlükte bulunan kanuna tâbidir.
  3. Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten sonra meydana gelen olaylara Türk Ticaret Kanunu hükümleri uygulanır.
  • Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra açılmış olan davalarda, mahkeme herhangi bir sebeple 29/6/1956 tarihli ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununu uygulamışsa, kararında bunu ve gerekçesini açıkça
  • Bu Kanunda kullanılan “eski hukuk” terimi, 6762 sayılı Kanunu ve bu Kanun ile ilgili diğer mevzuatı ifade
C)  Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesinden önceki olaylara uygulanması I – Kanunla düzenlenen ilişkiler

MADDE 3 – (1) Tarafların iradelerinden bağımsız olarak, kanunla düzenlenen hukukî ilişkilere, bunlar Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş olsalar bile, Türk Ticaret Kanunu hükümleri uygulanır.

II – Beklenen haklar

MADDE 4 – (1) Eski hukuk yürürlükte iken gerçekleşmiş olup da Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihte henüz herhangi bir hak doğurmamış olaylara Türk Ticaret Kanunu hükümleri uygulanır.

–––––––––––––––––––

(1) 26/6/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanunun 48 inci maddesiyle, bu Kanunda yer alan “Sanayi ve Ticaret Bakanlığı” ibareleri “Gümrük ve Ticaret Bakanlığı”, “Denizcilik Müsteşarlığı” ibaresi “Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.

 

D) Kazanılmış haklar

MADDE 5 – (1) Bu Kanunda kazanılmış haklar korunur.

E)  Zamanaşımı süreleri ve hak düşürücü süreler

MADDE 6 – (1) Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan zamanaşımı süreleri ile hak düşürücü süreler eski hukuka tâbidir.

(2) Zamanaşımı ile hak düşürücü sürelere ilişkin diğer hususlar, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren Türk Ticaret Kanununa tâbidir.

F) Yollamalar

MADDE 7 – (1) Bu Kanunun ve Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesiyle, 6762 sayılı Kanunun yürürlükten kaldırılan veya değiştirilen maddelerine diğer mevzuat tarafından yapılmış bulunan yollamalar, Türk Ticaret Kanununda o maddeleri karşılayan hükümler varsa onlara yapılmış sayılır. Aksi hâlde, hâkim 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî

Kanununun 1 inci maddesini uygular. Birinci cümle hükmü, esas sözleşmeler dahil, her çeşit sözleşme, taahhütname, beyan ve benzeri metinlerdeki eski hukuka yapılmış olan yollamalar için de geçerlidir.

İKİNCİ KISIM

Özel Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM

Başlangıç

  1. Deniz ticaretine ve deniz sigortalarına ilişkin hukuk davaları

MADDE 8 – (1) 6762 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca kurulmuş bulunan denizcilik ihtisas mahkemesinin görmekte olduğu davalar, Türk Ticaret Kanununun 5 inci maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi gereğince, Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesinden itibaren bir ay içinde, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından, Türk Ticaret Kanunu ile diğer kanunlardan doğan deniz ticaretine ve deniz sigortalarına ilişkin hukuk davalarına bakmakla görevli kılınacak asliye ticaret mahkemesine devredilir.

(2) Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesinden önce açılmış olan deniz ticaretine ve deniz sigortasına ilişkin hukuk davalarını görmekte olan mahkemeler, yargı çevreleri içinde ve görev alanlarına giren sonuçlanmamış davaları ve işleri devredemezler.

B)  Bileşik faiz

MADDE 9 – (1) 6762 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, faizin ana paraya eklenerek birlikte tekrar faiz yürütülmesini öngörmüş bulunan ve her iki tarafı da tacir olmayan cari hesap sözleşmeleri, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içinde değiştirilir ve faize faiz yürütülmesine ilişkin hükümler ile bu sonucu doğuran düzenlemeler sözleşmeden çıkarılır; aksi hâlde anılan sürenin sonunda söz konusu hükümler yazılmamış sayılır.

  • Bileşik faize ilişkin düzenleme sözleşmeden çıkarılıncaya kadar, çıkarılmamışsa birinci fıkrada belirtilen üç aylık sürede işlemiş bulunan bileşik faiz borçludan
  • Yalnız bu maddede öngörülmüş bulunan değişikliklerin yapılması damga resmi doğurmaz.
İKİNCİ BÖLÜM

Ticari İşletme

  1. Ticari işletme

MADDE 10 – (1) Türk Ticaret Kanununun 11 inci maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen Bakanlar Kurulu kararı çıkarılıncaya kadar yürürlükte bulunan düzenlemeler uygulanır.

B)  Ticaret unvanı

MADDE 11 – (1) Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren anılan Kanunun ticaret unvanına ilişkin hükümleri uygulanır.

C)  Merkezleri Türkiye içinde ve dışında bulunan ticarî işletmelerin Türkiye şubelerinin tescili ve Türkiye’deki bir şirketin merkezinin yurt dışına taşınması (1)

MADDE 12 – (1) Merkezleri Türkiye dışında bulunan bir ticarî işletmenin veya ticaret şirketinin şubesinin Türkiye’de tescil edilebilmesi için, merkez işletmenin bulunduğu kaynak ülke hukukunun, işletmeler ile ticaret şirketlerinin türlerine göre şubelerinin tescilinde aradığı şartların gerçekleşmiş olması gerekir. Ayrıca, kaynak ülkede tescil için ibrazı gerekli tüm belgeler ile şirketin sözleşmesinin, anonim şirketlerde esas sözleşmenin onaylı suretleri, Türkiye’de tescili yapacak ticaret sicili müdürlüğüne verilir. Bundan başka, şube unvanı, adresi, şubeye ayrılmış sermaye tutarı, şubeyi mahkemeler dahil, özel kuruluşlar ve kamu kuruluşları nezdinde tam yetkili olarak temsil edecek kişi veya kişilerin adları, merkez işletmenin türü, işletme konusu, sermayesinin türü ve tutarı, sicil numarası, internet sitesi, tâbi olduğu hukuk, Avrupa Birliği üyesi olup olmadığı bilgileri ilgili ticaret sicili müdürlüğüne bir beyanname ile bildirilir ve gerekli belgeler eklenir. Tescil edilecek hususlarla   şubenin  tesciline  ilişkin  ayrıntılı   düzenleme   Türk   Ticaret   Kanununun   26   ncı   maddesine  göre  çıkarılacak

yönetmelikte yapılır. (1)

  • Bir Türk şirketi, tasfiye edilmeksizin ve hedef ülkede yeniden kurulmaksızın yabancı bir ülkeye taşınabilir. Bunun için;
  1. Türk hukukunun aradığı şartların yerine getirilmiş olduğu,
  2. Şirketin taşındığı ülke hukukuna göre, o ülkede faaliyetine devam edebileceği,
  3. Şirketin, konumunda meydana gelecek değişiklikten alacaklıların, ilân yoluyla haberdar edildikleri, alacaklarını

bildirmeye davet olundukları ve alacakların ödendiği veya teminat altına alındığı, ispat edilmelidir.

  • Merkezini yurt dışına taşıyan şirketin unvanı, alacaklıların tümü tam olarak tatmin edilmeden ticaret sicilinden silinemez. Merkezin taşınmasına ilişkin ayrıntılı düzenlemeler Türk Ticaret Kanununun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte yapılır. (1)
(4) (Mülga: 26/6/2012-6335/47 md.)
  1. Ticari defterlerle ispat

MADDE 13 – (Mülga: 26/6/2012-6335/47 md.)

–––––––––––––––––

(1) 26/6/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanunun 46 ncı maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasının son cümlesinde ve üçüncü fıkrasının son cümlesinde yer alan “Ticaret Sicili Tüzüğünde” ibareleri “Türk Ticaret Kanununun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.

 

B) Acenteye ilişkin rekabet yasağı anlaşması

MADDE 14 – (1) Türk Ticaret Kanununun 123 üncü maddesi, anılan Kanunun yürürlüğe girmesinden önce yapılmış olup da devam etmekte olan acentelik sözleşmelerine de uygulanır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Ticaret Şirketlerine İlişkin Genel Hükümler

  1. Ticaret şirketlerinin hak ehliyeti

MADDE 15 – (1) Şirket sözleşmelerinde veya esas sözleşmelerinde 6762 sayılı Kanunun 137 nci maddesine uygun olarak, şirketin hak ehliyetinin şirket sözleşmesinde veya esas sözleşmesinde yazılı işletme konusu ile sınırlı olduğunu belirten hükümler bulunması hâlinde, bu hükümler Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yazılmamış sayılır.

B)  Sermaye koyma

MADDE 16 – (1) Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önce bazı taşınmazlar bir şirkete sermaye olarak konulmuş, ancak bunların tapu sicilinde tescillerinin şirket adına yapılmamış olması hâlinde, şirket alacaklıları, ortakları veya pay sahipleri tescil isteminde bulunabilecekleri gibi, tescilin, ticaret sicili müdürlerince yaptırılması talimatını Gümrük ve Ticaret Bakanlığı da verebilir. Tescil harcı ile diğer harç ve masraflar, 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde şirketten alınır.

C)  Birleşme, bölünme, tür değiştirme ve şirketler topluluğu I – Tebliğler ve düzeltmeler

MADDE 17 – (1) Birleşme, bölünme ve tür değiştirme gibi yapı değişiklikleriyle ilgili olarak tapu ve gemi sicili ile fikrî mülkiyete ilişkin sicillerde ve benzeri sicil ve kayıt belgelerinde yapılması gerekli işlemlerin usul ve esasları ile başvuruda bulunacak kişiler ve ibrazı gerekli belgeler, Türk Ticaret Kanununun yayımı tarihini izleyen altı ay içinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü ve Türk Patent Enstitüsünün görüşü alınarak, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından hazırlanacak bir tebliğle düzenlenir.

(2) Birleşme, bölünme ve tür değiştirmeyle ilgili şeffaflığı ve hakların kullanılmasını sağlayıcı uygulama hükümleri Türk Ticaret Kanununun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte düzenlenir. (1)

II  – Hâkimiyetin kötüye kullanılması

MADDE 18 – (1) Bir bağlı şirketin, Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihte, anılan Kanunun 202 nci maddesinin birinci fıkrası kapsamına giren kaybı veya kayıpları varsa bunlar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içinde denkleştirilir veya ilgili şirkete kaybı veya kayıpları denkleştirecek istem hakları tanınır. Aksi hâlde, Türk Ticaret Kanununun 202 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde öngörülen dava hakları söz konusu sürenin bitmesiyle hemen kullanılabilir.

(2) Türk Ticaret Kanununun 196 ncı maddesindeki pay ve oy oranlarının hesaplanması ile aynı Kanunun 198 inci maddesindeki bildirim, tescil ve ilân yükümlülüklerine ilişkin usul ve esaslar Türk Ticaret Kanununun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte düzenlenir. (1)

III  – Bağlı şirketin hâkim şirketin paylarına sahip olması

MADDE 19 – (1) Türk Ticaret Kanununun 201 inci maddesinin birinci fıkrasında öngörülmüş bulunan oy haklarının kullanılmasına ilişkin sınırlamaya dair hüküm, anılan Kanunun yayımı tarihinden itibaren iki yıl sonra yürürlüğe girer. Diğer haklarla ilgili sınırlamalar Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesiyle birlikte uygulanmaya başlar.

–––––––––––––––––

  • 26/6/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanunun 46 ncı maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Ticaret Sicili Tüzüğüyle” ibaresi “Türk Ticaret Kanununun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Anonim Şirket ve Limited Şirketler

  1. Genel hükümler, kuruluş ve temel ilkeler I – Asgarî sermaye

MADDE 20 – (1) Anonim ve limited şirketler, Türk Ticaret Kanununun yayımı tarihinden itibaren üç yıl içinde sermayelerini, anılan Kanunun 332 ve 580 inci maddelerinde öngörülen tutarlara yükseltirler; aksi hâlde mezkûr sürenin sonunda infisah etmiş sayılırlar.

  • Sermayenin Türk Ticaret Kanununda öngörülen tutara yükseltilmesi için yapılacak genel kurullarda toplantı nisabı aranmaz, kararlar toplantıda mevcut oyların çoğunluğu ile alınır ve şartları bulunsa bile 6762 sayılı Kanunun 389 uncu ve Türk Ticaret Kanununun 454 üncü maddeleri uygulanmaz. Bu fıkra hükümleri, bu Kanunun 26 ve 28 inci maddeleri uyarınca yapılacak esas sözleşme değişiklikleri için toplanacak genel kurullara da uygulanır.
  • Halka açık olmayan anonim şirketlerin kayıtlı sermaye sistemini kabul etmelerine, daha sonra bu sisteme geçmelerine, sermayelerini artırmalarına, kayıtlı sermaye tavanını yükseltmelerine, sistemden çıkmalarına ve çıkarılmalarına, yönetim kurulunun imtiyazlı ve primli paylar ihracına, rüçhan haklarını kanun çerçevesinde sınırlamasına ve diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından hazırlanacak tebliğle; tescil ve ilâna dair

hususlar ise Türk  Ticaret  Kanununun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte düzenlenir. (1)

  • Gümrük ve Ticaret Bakanlığı birinci fıkrada yazılı süreyi birer yıl olarak en çok iki defa
II  – Kuruluş

MADDE 21 – (1) Türk Ticaret Kanununun anonim ve limited şirketlerin kuruluşuna ilişkin hükümleri, anılan Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren hemen uygulanır. Ancak, Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihte, kuruluş hâlinde bulunan anonim şirketlerde esas sözleşme, limited şirketlerde şirket sözleşmesi yapılmış ve kurucuların imzaları noter tarafından onaylanmışsa, bu onay tarihinden itibaren bir ay içinde şirketin tescili için ticaret siciline başvurulduğu takdirde, kuruluşa 6762 sayılı Kanun hükümleri uygulanır.

III  – Esas sözleşme

MADDE 22 – (1) Anonim şirketler esas sözleşmelerini ve limited şirketler şirket sözleşmelerini, yürürlük tarihinden itibaren oniki ay içinde Türk Ticaret Kanunuyla uyumlu hâle getirirler. Bu süre içinde gerekli değişikliklerin yapılmaması hâlinde, esas sözleşmedeki ve şirket sözleşmesindeki düzenleme yerine Türk Ticaret Kanununun ilgili hükümleri uygulanır. (2)

  • Esas sözleşme ve limited şirket sözleşmesini birinci fıkra uyarınca uyumlu hâle getirmek için yapılacak genel kurullara bu Kanunun 20 nci maddesinin ikinci fıkrası uygulanır.
  • Gümrük ve Ticaret Bakanlığı bu maddede öngörülen süreyi ancak bir yıla kadar

–––––––––––––––––

  • 26/6/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanunun 46 ncı maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Ticaret Sicili Tüzüğüyle” ibaresi “Türk Ticaret Kanununun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.
  • 26/6/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanunun 46 ncı maddesiyle, bu fıkrada yer alan “yayımı tarihinden itibaren onsekiz” ibaresi “yürürlük tarihinden itibaren oniki” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.

 

IV  – Tek pay sahipli anonim şirketler ile tek ortaklı limited şirketler

MADDE 23 – (1) Herhangi bir sebeple bir anonim şirketin tek pay sahibi ve bir limited şirketin tek ortağı olan gerçek veya tüzel kişi, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren onbeş gün içinde, bu sıfatını, adını, adresini, vatandaşlığını, anonim şirketlerde yönetim kuruluna, limited şirketlerde müdüre veya müdürlere noter aracılığıyla bildirir. Bildirimin muhatapları, tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde, Türk Ticaret Kanununun 338 ve 574 üncü maddelerinde öngörülen hususları tescil ve ilân ettirirler; aksi hâlde anılan maddelerde öngörülen hukukî sonuçlar doğar.

V  – Pay sahiplerinin ve limited şirket ortaklarının şirkete borçlanma yasağı MADDE 24 – (Mülga: 26/6/2012-6335/47 md.)
  • – Yönetim kurulu

MADDE 25 – (1) Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihte görevde bulunan anonim şirket yönetim kurulları ile limited şirket müdürleri, görevden alınmaları veya yönetim kurulu üyeliğinin başka bir sebeple boşalması hâli hariç, sürelerinin sonuna kadar görevlerine devam ederler. Ancak, tüzel kişinin temsilcisi olarak üye seçilmiş bulunan gerçek kişinin, Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içinde istifa etmesi, onun yerine tüzel kişinin ya da başkasının seçilmesi gerekir. Tüm ortakların hep birlikte müdür sıfatıyla şirket işlerini idare ve şirketi temsil ettiği limited şirketlerde de aynı üç aylık süre içinde Türk Ticaret Kanununun 623 üncü maddesi hükmünün gereği yerine getirilir. Anonim şirketlerde Türk Ticaret Kanununun 363 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca seçim yapılan durumlarda, anılan  Kanunun

359 uncu maddesindeki şartları taşıyan yönetim kurulu üyelerinin seçilmeleri şarttır. Görevdeki yönetim  kurulunun görevinin sona ermesinden sonra seçilecek üyelerin, anılan 359 uncu maddedeki şartları taşımaları zorunludur. (Mülga son cümle: 26/6/2012-6335/47 md.) (…)

(2) Yönetim kurulu üyelerinin özen ve bağlılık borcuna ilişkin hüküm, Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihte görülmekte olan davalarda uygulanmaz. Bu davalarda özen ve bağlılık borcu 6762 sayılı Kanuna göre değerlendirilir.

II      – Esas sözleşme değişikliklerinde toplantı ve karar nisapları

MADDE 26 – (1) Bir anonim şirketin esas sözleşmesinde veya bir limited şirketin şirket sözleşmesinde genel kurulun toplantı ve karar nisaplarına, madde numarası belirtilerek veya belirtilmeksizin 6762 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanacağı öngörülmüşse, bu şirketler Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesinden itibaren oniki ay içinde anonim şirketlerde esas sözleşmelerini ve limited şirketlerde şirket sözleşmesini değiştirerek, anılan Kanuna uygun düzenleme yaparlar. Aksi hâlde, bu sürenin geçmesiyle Türk Ticaret Kanununun genel kurulun toplantı ve karar nisaplarına ilişkin hükümleri uygulanır. Sadece bu oniki ay içinde yapılan genel kurullarda 6762 sayılı Kanunun genel kurulların toplantı ve karar nisapları hakkındaki

hükümleri uygulanır. (1)

  • Herhangi bir sözleşmede, taahhütnamede, temliknamede veya diğer bir belgede 6762 sayılı Kanunun 388 inci maddesine madde numarası verilerek veya bu maddenin içeriğine yapılan yollamalar, Türk Ticaret Kanununun 421 inci maddesine yapılmış sayılır.
  • Bir esas sözleşmede esas sözleşme değişikliklerine ilişkin olarak 6762 sayılı Kanunun 388 inci maddesindekinden daha ağır nisaplar öngörülmüş olup da bunlar Türk Ticaret Kanununun 421 inci maddesinin birinci fıkrasında öngörülen nisaplardan ağırsa, bunların uygulanmasına devam olunabilir. Ağırlaştırılmış nisaplara dair esas sözleşmedeki veya herhangi bir sözleşme veya hukukî metindeki özel düzenleme Türk Ticaret Kanununun 421 inci maddesine göre daha hafifse 421 inci madde uygulanır.
  • Bu maddenin ikinci ve üçüncü fıkraları hükümleri uyarlanarak limited şirketlere de uygulanır.
III      – Özel denetçi

MADDE 27 – (1) Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesinden önce atanmış bulunan özel denetçi, anılan Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte henüz raporunu vermemişse, görevini Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre yerine getirir. Ancak, bu hâlde özel denetçi isterse, tazminat ödemeksizin veya herhangi bir yaptırıma uğramaksızın, görevinden ayrılabilir.

IV  – Oy hakkı ve oyda imtiyazlı paylar ile nama yazılı payların devredilmelerinin sınırlanması

MADDE 28 – (1) Türk Ticaret Kanununun 434 ve 435 inci maddeleri, anılan Kanunun yürürlük tarihinden itibaren oniki ay sonra yürürlüğe girer. (2)

  • 6762 sayılı eski Kanun zamanında ve Türk Ticaret Kanununun kabul edilmesinden en az bir yıl önce esas sözleşme hükmü ile bazı pay gruplarına tanınmış olan yönetim kurulu üyeliği için aday gösterme hakkı, Türk Ticaret Kanununun 360 ıncı maddesinin birinci fıkrasındaki sınırı aşsa bile müktesep hak sayılır.
  • Türk Ticaret Kanununun 479 uncu maddesinin birinci fıkrasına aykırı esas sözleşmeler, anılan Kanunun yayımı tarihinden itibaren üç yıl içinde, anılan fıkra hükmüne uygun hâle
  • Türk Ticaret Kanununun 479 uncu maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen sınırı aşan sayıda oyda imtiyaz öngören esas sözleşme hükümleri, Türk Ticaret Kanununun yayımı tarihinden itibaren üç yıl içinde, anılan fıkraya uyarlanır veya mahkemeden anılan fıkrada öngörülen karar alınır.

––––––––––––––––

  • 26/6/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanunun 46 ncı maddesiyle, bu fıkrada yer alan “altı” ibareleri “oniki” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.
  • 26/6/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanunun 44 üncü maddesiyle, bu fıkrada yer alan “yayımı” ibaresi “yürürlük”, “onsekiz” ibaresi “oniki” şeklinde ve beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.
  • (Değişik: 26/6/2012-6335/44 ) Türk Ticaret Kanununun 479 uncu maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendi, anılan Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl sonra uygulanır.
  • Bu maddenin birinci ve üçüncü fıkralarında yapılması şart koşulan sürede gerekli esas sözleşme değişikliklerinin ve uyarlamaların gerçekleştirilmemesi hâlinde, oyda imtiyazı düzenleyen esas sözleşme hükümleri, birinci ve üçüncü fıkralarda belirtilen sürenin dolduğu tarihte kendiliğinden geçersiz hâle gelir ve esas sözleşmede öngörülen oya ilişkin imtiyazların tümü kanunen sona
  • Nama yazılı payların devrini, red sebeplerini göstererek veya göstermeyerek sınırlandırmış bulunan anonim şirketler, Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde, esas sözleşmelerini değiştirerek, Türk Ticaret Kanununun 492 ilâ 498 inci maddelerine uyarlamak zorundadır; aksi hâlde, bu sürenin dolmasıyla tüm sınırlamalar geçersiz hâle
BEŞİNCİ BÖLÜM

Taşıma İşleri

  1. A) Taşıma sözleşmesi

MADDE 29 – (1) 6762 sayılı Kanun yürürlükte iken yapılmış olan taşıma sözleşmeleri, taşıma senedine ilişkin hükümler dahil, anılan Kanuna tâbidir. Ancak, Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleşen, taşıma hukukuna özgü, zıya, hasar ve gecikmeden dolayı, sorumluluk hâlleri ile taşıyıcının sorumluluk sınırları hakkında Türk Ticaret Kanunu hükümleri uygulanır.

ALTINCI BÖLÜM

Deniz Ticareti

  1. Türk Bayrağını çekme hakkının ve değişikliklerin tescili

MADDE 30 – (1) Gemilere Türk Bayrağı çekme hakkı, yürürlüğe girmesinden itibaren Türk Ticaret Kanununa tâbi olur. Türk Bayrağı çekme hakkını elde etmiş olan tescili zorunlu gemilerin bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki ay içinde Türk Gemi Siciline tescil ettirilmesi gerekir.

(2) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, daha önce gemi siciline tescil edilmiş olan hususlarda meydana gelecek bütün değişiklikler, gecikmeksizin sicil müdürlüğüne bildirilir.

B)  Gemi vasfını kazanan araçların tescili

MADDE 31 – (1) Türk Ticaret Kanunuyla gemi olma vasfını kazanan suda yüzme özelliği bulunan araçların malikleri, tescili zorunlu gemilerini, anılan Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren iki ay içinde aynı Kanunun 955 inci maddesi uyarınca yetkili Gemi Sicil Müdürlüğüne tescil ettirmekle yükümlüdürler.

C)  Gemi mülkiyetinin devren iktisabı

MADDE 32 – (1) Bir gemi veya gemi payının temlikinde, gemi üzerindeki mülkiyeti 6762 sayılı Kanuna göre sadece sözleşmeyle iktisap etmiş olan kimseler, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren bir ay içinde kendilerini gemi veya gemi payı maliki olarak gemi siciline tescil ettirmekle yükümlüdürler.

 

D) İpoteğin terkinini talep hakkı

MADDE 33 – (1) Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihte bir gemi üzerinde ipotek hakkına sahip olan alacaklı, kendinden önce gelen veya aynı derecede bulunan diğer bir gemi ipoteğinin düşmesi hâlinde bunun terkinini istemek hakkını haizdir.

E)  Şahsî ve aynî teminatların hapis hakkına dönüşmesi

MADDE 34 – (1) Navlun sözleşmelerinde alacaklarının temini için 6762 sayılı Kanunda taşıyana tanınmış olan bütün teminatlar, Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihte ifa edilmeye başlanmış olan sözleşmelerden doğan alacaklar için, alacaklısı lehine hapis hakkına dönüşür.

F) Müşterek avarya

MADDE 35 – (1) Türk Ticaret Kanununun müşterek avarya ile ilgili hükümleri ancak geminin anılan Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra başladığı yolculuktan doğan olaylara uygulanır. Daha önce başlamış olan yolculuklar, 6762 sayılı Kanuna tâbi olmaya devam eder.

G)  Gemi alacaklısı hakkının devamı

MADDE 36 – (1) Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önce, 6762 sayılı Kanun hükümlerine göre doğmuş olup da Türk Ticaret Kanunu uyarınca gemi alacaklısı hakkı bahşetmeyen alacaklar, 6762 sayılı Kanuna tâbi olmaya devam eder.

H) 1976 ve 1992 tarihli Sözleşmeler

MADDE 37 – (1) Türk Ticaret Kanununun 1328 ilâ 1349 uncu maddeleri, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren uygulanır. Şu kadar ki, 4/6/1980 tarihli ve 17007 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 19/11/1976 tarihli Deniz Alacaklarına Karşı Mesuliyetin Sınırlanması Hakkında Milletlerarası Sözleşmenin Türkiye bakımından yürürlüğe girdiği 1/7/1998 tarihinden başlayarak, 24/7/2001 tarihli ve 24472 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 1992 Petrol Kirliliğinden Doğan Zararın Hukuki Sorumluluğu ile İlgili Uluslararası Sözleşmenin ve 18/7/2001 tarihli ve 24466 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 1992 Petrol Kirliliği Zararının Tazmini İçin Bir Uluslararası Fonun Kurulması ile İlgili Uluslararası Sözleşmenin Türkiye bakımından yürürlüğe girdiği 17/8/2002 tarihinden başlayarak uygulanması bundan müstesnadır.

A)    Cebrî icra

MADDE 38 – (1) Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesinden önce bir geminin paraya çevrilmesi yolu ile yapılan icra takibi kesinleşmiş olur veya yapı hâlindeki bir gemiye kesin haciz konulmuş bulunursa, paraya çevirmede Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesinden önceki hükümler uygulanır.

YEDİNCİ BÖLÜM

Sigorta Hukuku

  1. Sigorta sözleşmesi

MADDE 39 – (1) 6762 sayılı Kanun yürürlükte iken yapılmış ve hüküm ifade etmeye başlamış sigorta sözleşmelerine, Türk Ticaret Kanununun yürürlüğe girmesinden itibaren bir yıl süreyle 6762 sayılı Kanun hükümleri uygulanır. Ancak, bu bir yıllık süre içinde sigorta ettireni, sigortalıyı ve lehdarı koruyan hükümler bakımından, 1517 nci maddesi müstesna, Türk Ticaret Kanunu hükümleri geçerli olur.

(2) Birinci fıkranın birinci cümlesindeki bir yıllık süre içinde sona eren 6762 sayılı Kanuna tâbi sigorta sözleşmelerinin uzatılması ya da yenilenmesi hâlinde Türk Ticaret Kanunu hükümleri uygulanır.

B)  Koruyucu hükümler

MADDE 40 – (1) 6762 sayılı Kanun yürürlükte iken yapılmış olup da Türk Ticaret Kanununun 1452, 1486, 1488 ve 1520 nci maddelerine aykırı bulunan sigorta sözleşmeleri de bu Kanunun 39 uncu maddesi hükmüne tâbidir.

ÜÇÜNCÜ KISIM

Diğer Kanunların Değiştirilen ve Yürürlükten Kaldırılan Hükümleri ve Son Hükümler Değiştirilen ve yürürlükten kaldırılan hükümler

MADDE 41 – (1) 30 Teşrinisani 1330 tarihli Ecnebi Anonim ve Sermayesi Eshama Münkasim Şirketlerle Ecnebi Sigorta Şirketleri Hakkında Kanunu Muvakkat yürürlükten kaldırılmıştır.

(2)  (9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu ile ilgili olup yerine işlenmiştir.)
  • 29/6/1956 tarihli ve 6763 sayılı Türk Ticaret Kanununun Mer’iyet ve Tatbik Şekli Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmıştır.
Tüzük ve yönetmelikler

MADDE 42 – (1) (Değişik: 26/6/2012-6335/45 md.) Türk Ticaret Kanunu veya bu Kanun uyarınca hazırlanacak tüzük ve yönetmelikler, Türk Ticaret Kanununun yürürlüğü tarihinden itibaren altı ay içinde yürürlüğe konulur.

  • Birinci fıkrada öngörülen tüzük ve yönetmelikler yürürlüğe girinceye kadar, 6762 ve 6763 sayılı kanunlara ya da Türk Ticaret Kanunu ile yürürlükten kaldırılan diğer kanunlardaki hükümlere dayanılarak yürürlüğe konulmuş bulunan tüzük ve yönetmeliklerin Türk Ticaret Kanununa ve bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır, aykırı hükümleri ise usulüne uygun şekilde değiştirilip uygulanabilir. (1)
  • Birinci fıkrada öngörülen süreden daha kısa bir süre içinde ihtiyaç duyulan düzenlemeler, ikinci fıkrada öngörülen tüzük ve yönetmeliklerde değişiklik yapılarak yürürlüğe
Yürürlük

MADDE 43 – (1) Bu Kanun 1/7/2012 tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 44 – (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

 

––––––––––––––––––

(1) 26/6/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanunun 45 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “yayımlanıncaya” ibaresi “yürürlüğe girinceye” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.

 

6103 SAYILI KANUNA EK VE DEĞİŞİKLİK GETİREN MEVZUATIN VEYA ANAYASA MAHKEMESİ TARAFINDAN İPTAL EDİLEN HÜKÜMLERİN YÜRÜRLÜĞE GİRİŞ TARİHİNİ GÖSTERİR LİSTE

Değiştiren Kanunun/ İptal Eden Anayasa Mahkemesinin Kararının Numarası 6103 sayılı Kanunun değişen veya  iptal edilen maddeleri Yürürlüğe Giriş Tarihi
6335 12, 13, 17, 18, 20, 22, 24, 25, 26, 28, 42 ve

ibare değişiklikleri

30/6/2012

 

TÜRK TİCARET KANUNU İLE TÜRK TİCARET KANUNUNUN YÜRÜRLÜĞÜ VE UYGULAMA ŞEKLİ HAKKINDA KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN

 

Kanun No. 6335                                                                                               Kabul Tarihi: 26/6/2012

MADDE 1 – 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 4 üncü maddesinin üst başlığı “IV – Ticari davalar, çekişmesiz yargı işleri ve delilleri” şeklinde değiştirilmiş, birinci fıkrasında yer alan “doğan hukuk davaları” ibarelerinden sonra gelmek üzere “ve çekişmesiz yargı işleri” ibareleri ve “ticari dava” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve ticari nitelikte çekişmesiz yargı işi” ibaresi eklenmiştir.

MADDE 2 – 6102 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin başlığı “2. Ticari davalar ve çekişmesiz yargı işlerinin görüleceği mahkemeler” şeklinde, birinci fıkrasında yer alan “davalara” ibaresi ise “davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine” şeklinde, üçüncü ve dördüncü fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“(3) Asliye ticaret mahkemesi ile asliye hukuk mahkemesi ve diğer hukuk mahkemeleri arasındaki ilişki görev ilişkisi olup, bu durumda göreve ilişkin usul hükümleri uygulanır.

(4) Asliye ticaret mahkemesi bulunmayan yargı çevresindeki bir ticari davada görev kuralına dayanılmamış olması, görevsizlik kararı verilmesini gerektirmez; asliye hukuk mahkemesi, davaya devam eder.”

MADDE 3 – 6102 sayılı Kanunun 24 üncü maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

“(4) Ticaret sicili kayıt işlemlerinin elektronik ortamda yapılması için toplanması ve işlenmesi gerekli olan kişisel veriler, kişisel verilerin korunması ve bilgi güvenliğinin sağlanmasına ilişkin mevzuata uygun bir şekilde korunur.”

MADDE 4 – 6102 sayılı Kanunun 33 üncü maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“(2) Sicil müdürünce verilen süre içinde tescil isteminde bulunmayan ve kaçınma sebeplerini de bildirmeyen kişi, sicil müdürünün teklifi üzerine mahallin en büyük mülki amiri tarafından bin Türk Lirası idari para cezasıyla cezalandırılır.”

MADDE 5 – 6102 sayılı Kanunun 38 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Tescil ve kayıt için gerçeğe aykırı beyanda bulunanlar, ikibin Türk Lirası idari para cezasıyla cezalandırılır.”

MADDE 6 – 6102 sayılı Kanunun 39 uncu maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“(2) Tescil edilen ticaret unvanı, ticari işletmenin görülebilecek bir yerine okunaklı bir şekilde yazılır. Tacirin işletmesiyle ilgili olarak düzenlediği ticari mektuplarda ve ticari defterlere yapılan kayıtların dayandığı belgelerde tacirin sicil numarası, ticaret unvanı, işletmesinin merkezi ile tacir internet sitesi oluşturma yükümlülüğüne tabi ise tescil edilen internet sitesinin adresi de gösterilir. Tüm bu bilgiler şirketin internet sitesinde de yayımlanır. Bu sitede ayrıca, anonim şirketlerde yönetim kurulu başkan ve üyelerinin adları ve soyadları ile taahhüt edilen ve ödenen sermaye miktarı, limited şirketlerde müdürlerin adları ve soyadları ile taahhüt edilen ve ödenen sermaye miktarı, sermayesi paylara bölünmüş  komandit şirketlerde yöneticilerin adları ve soyadları ile taahhüt edilen ve ödenen sermaye miktarı yayımlanır.”

MADDE 7 – 6102 sayılı Kanunun 51 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ticaret sicili müdürüne ve Cumhuriyet savcılığına” ibaresi “makamlara” şeklinde, ikinci fıkrası ise aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

“(2) 39 ilâ 45 inci veya 48 inci maddeleri ihlal edenler, ikibin Türk Lirası idari para cezasıyla cezalandırılır.”

“(3) 46 ncı maddeyi ihlal edenler veya 49 uncu maddeye aykırı olarak ticaret unvanını devredenlerle devralan ve kullananlar, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezasıyla cezalandırılır.”

MADDE 8 – 6102 sayılı Kanunun 64 üncü maddesinin birinci, üçüncü ve beşinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“(1) Her tacir, ticari defterleri tutmak ve defterlerinde, ticari işlemleriyle ticari işletmesinin iktisadi ve  mali durumunu, borç ve alacak ilişkilerini ve her hesap dönemi içinde elde edilen neticeleri, bu Kanuna göre açıkça görülebilir bir şekilde ortaya koymak zorundadır. Defterler, üçüncü kişi uzmanlara, makul bir süre içinde yapacakları incelemede işletmenin faaliyetleri ve finansal durumu hakkında fikir verebilecek şekilde tutulur. İşletme faaliyetlerinin oluşumu ve gelişmesi defterlerden izlenebilmelidir.”

“(3) Fiziki ortamda tutulan yevmiye defteri, defteri kebir ve envanter defteri ile dördüncü fıkrada sayılan defterlerin açılış onayları, kuruluş sırasında ve kullanılmaya başlanmadan önce noter tarafından yapılır. Bu defterlerin izleyen faaliyet dönemlerindeki açılış onayları, defterlerin kullanılacağı faaliyet döneminin ilk ayından önceki ayın sonuna kadar notere yaptırılır. Pay defteri ile genel kurul toplantı ve müzakere defteri yeterli yaprakları bulunmak kaydıyla izleyen faaliyet dönemlerinde de açılış onayı yaptırılmaksızın kullanılmaya devam edilebilir. Yevmiye defteri ile yönetim kurulu karar defterinin kapanış onayı, izleyen faaliyet döneminin üçüncü ayının sonuna kadar notere yaptırılır. Ticaret şirketlerinin ticaret siciline  tescili  sırasında  defterlerin  açılışı  ticaret  sicili  müdürlükleri  tarafından  da  onaylanabilir.  Açılış  onayının  noter tarafından yapıldığı hâllerde noter, ticaret sicili tasdiknamesini aramak zorundadır. Ticari defterlerin elektronik ortamda tutulması hâlinde bu defterlerin açılışlarında ve yevmiye defteri ile yönetim kurulu karar defterinin kapanışında noter onayı aranmaz. Fiziki ortamda veya elektronik ortamda tutulan ticari defterlerin nasıl tutulacağı, defterlere kayıt zamanı, onay yenileme ile açılış ve kapanış onaylarının şekli ve esasları Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ile Maliye Bakanlığınca müştereken çıkarılan tebliğle belirlenir.”

“(5) Bu Kanuna tabi gerçek ve tüzel kişiler, 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun defter tutma ve kayıt zamanıyla ilgili hükümleri ile aynı Kanunun 175 inci ve mükerrer 257 nci maddelerinde yer alan yetkiye istinaden yapılan düzenlemelere uymak zorundadır. Bu Kanunun defter tutma, envanter, mali tabloların düzenlenmesi, aktifleştirme, karşılıklar, hesaplar, değerleme, saklama ve ibraz hükümleri 213 sayılı Kanun ile diğer vergi kanunlarının aynı hususları düzenleyen hükümlerinin uygulanmasına, vergi kanunlarına uygun olarak vergi matrahının tespit edilmesine ve buna yönelik mali tabloların hazırlanmasına engel teşkil etmez.”

MADDE 9 – 6102 sayılı Kanunun 88 inci maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“VII – Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun yetkisi

MADDE 88 – (1) 64 ilâ 88 inci madde hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişiler münferit ve konsolide finansal tablolarını düzenlerken, Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu tarafından yayımlanan, Türkiye Muhasebe Standartlarına, kavramsal çerçevede yer alan muhasebe ilkelerine ve bunların ayrılmaz parçası olan yorumlara uymak ve bunları uygulamak zorundadır. 514 ilâ 528 inci maddeler ile bu Kanunun ilgili diğer hükümleri saklıdır.

  • Bu düzenlemeler, uygulamada birliği sağlamak ve finansal tablolara milletlerarası pazarlarda geçerlilik kazandırmak amacıyla, uluslararası standartlara uyumlu olacak şekilde, yalnız Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu tarafından belirlenir ve yayımlanır.
  • Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu, değişik işletme büyüklükleri, sektörler ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar için özel ve istisnai standartlar koymaya ve farklı düzenlemeler yapmaya yetkilidir. Bu standart ve düzenlemeler, Türkiye Muhasebe Standartlarının cüz’ü
  • Kanunlarla, belirli alanları düzenlemek ve denetlemek üzere kurulmuş bulunan kurum ve kurullar, Türkiye Muhasebe Standartlarına uygun olmak şartıyla, kendi alanları için geçerli olacak standartlar ile ilgili olarak ayrıntıya ilişkin sınırlı düzenlemeleri
  • Türkiye Muhasebe Standartlarında hüküm bulunmayan hâllerde, ilgili oldukları alan dikkate alınarak, dördüncü fıkrada belirtilen ayrıntıya ilişkin düzenleme, ilgili düzenlemede de hüküm bulunmadığı takdirde milletlerarası uygulamada genel kabul gören muhasebe ilkeleri uygulanır.”

MADDE 10 – 6102 sayılı Kanunun 138 inci maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“(2) Birinci fıkradaki şartların varlığı, devralan şirketin merkezinin bulunduğu yerin ticaret sicili müdürlüğüne sunulan belgelerle ispatlanır.”

MADDE 11 – 6102 sayılı Kanunun 139 uncu maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“(2) Birinci fıkradaki şartın gerçekleşmiş olduğunu ispatlayan belgelerin, devralan şirketin merkezinin bulunduğu yerin ticaret sicili müdürlüğüne sunulması şarttır.”

MADDE 12 – 6102 sayılı Kanunun 157 nci maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve üçüncü

fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.

“(2) Birleşmeye katılan şirketler; alacaklılarına, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde, yedişer gün aralıklarla üç defa yapacakları ilanla ve ayrıca internet sitelerine konulacak ilanla haklarını bildirirler.”

MADDE 13 – 6102 sayılı Kanunun 210 uncu maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“H) Gümrük ve Ticaret Bakanlığının düzenleme ve denetleme yetkisi

MADDE 210 – (1) Gümrük ve Ticaret Bakanlığı bu Kanunun ticaret şirketlerine ilişkin hükümlerinin uygulamasıyla ilgili tebliğler yayımlamaya yetkilidir. Ticaret sicili müdürlükleri ve şirketler bu tebliğlere uyarlar. Ticaret şirketlerinin, bu Kanun kapsamındaki işlemleri, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı denetim elemanları tarafından denetlenir. Bu denetimin ilkeleri ve usulü ile denetime tabi işlemler Bakanlıkça hazırlanan yönetmelikle düzenlenir.

  • Diğer bakanlık, kurum, kurul ve kuruluşlar, ancak kendilerine kanunla tanınan yetkinin sınırları içinde kalmak

şartıyla ve öngörülen amaç, konu ve şekle tabi olarak şirketlere ilişkin düzenlemeler yapabilir.

  • Kamu düzenine veya işletme konusuna aykırı işlemlerde veya bu yönde hazırlıklarda ya da muvazaalı iş ve faaliyetlerde bulunduğu belirlenen ticaret şirketleri hakkında, özel kanunlardaki hükümler saklı kalmak kaydıyla, Gümrük ve Ticaret Bakanlığınca, bu tür işlem, hazırlık veya faaliyetlerin öğrenilmesinden itibaren bir yıl içinde fesih davası açılabilir.”

MADDE 14 – 6102 sayılı Kanunun 354 üncü maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“(3) 343 üncü madde uyarınca verilen bilirkişi raporu ticaret sicili müdürlüğüne tevdi edilir.”

MADDE 15 – 6102 sayılı Kanunun 358 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“MADDE 358 – (1) Pay sahipleri, sermaye taahhüdünden doğan vadesi gelmiş borçlarını ifa etmedikçe ve şirketin serbest yedek akçelerle birlikte kârı geçmiş yıl zararlarını karşılayacak düzeyde olmadıkça şirkete borçlanamaz.”

MADDE 16 – 6102 sayılı Kanunun 376 ncı maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“(3) Şirketin borca batık durumda bulunduğu şüphesini uyandıran işaretler varsa, yönetim kurulu, aktiflerin hem işletmenin devamlılığı esasına göre hem de muhtemel satış fiyatları üzerinden bir ara bilanço çıkartır. Bu bilançodan aktiflerin, şirket alacaklılarının alacaklarını karşılamaya yetmediğinin anlaşılması hâlinde, yönetim kurulu, bu durumu şirket merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesine bildirir ve şirketin iflasını ister. Meğerki, iflas kararının verilmesinden önce, şirketin açığını karşılayacak ve borca batık durumunu ortadan kaldıracak tutardaki şirket borçlarının alacaklıları, alacaklarının sırasının diğer tüm alacaklıların sırasından sonraki sıraya konulmasını yazılı olarak kabul etmiş ve bu beyanın veya sözleşmenin yerindeliği, gerçekliği ve geçerliliği, yönetim kurulu tarafından iflas isteminin bildirileceği mahkemece atanan bilirkişilerce doğrulanmış olsun. Aksi hâlde mahkemeye bilirkişi incelemesi için yapılmış başvuru, iflas bildirimi olarak kabul olunur.”

MADDE 17 – 6102 sayılı Kanunun 395 inci maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“(2) Pay sahibi olmayan yönetim kurulu üyeleri ile yönetim kurulu üyelerinin pay sahibi olmayan 393 üncü maddede sayılan yakınları şirkete nakit borçlanamaz. Bu kişiler için şirket kefalet, garanti ve teminat veremez, sorumluluk yüklenemez, bunların borçlarını devralamaz. Aksi hâlde, şirkete borçlanılan tutar için şirket alacaklıları bu kişileri, şirketin yükümlendirildiği tutarda şirket borçları için doğrudan takip edebilir.”

MADDE 18 – 6102 sayılı Kanunun 397 nci maddesinin birinci ve ikinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

“(1) Dördüncü fıkra uyarınca denetime tabi olan anonim şirketlerin ve şirketler  topluluğunun  finansal tabloları denetçi tarafından, Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunca yayımlanan uluslararası denetim standartlarıyla uyumlu Türkiye Denetim Standartlarına göre denetlenir. Yönetim kurulunun yıllık faaliyet raporu içinde yer alan finansal bilgilerin, denetlenen finansal tablolar ile tutarlı olup olmadığı ve gerçeği yansıtıp yansıtmadığı da denetim kapsamı içindedir.

(2) Denetime tabi olanlar, hazırlanmış olan finansal tablolarının denetimden geçip geçmediğini, denetimden geçmiş ise denetçi görüşünü ilgili finansal tablonun başlığında açıkça belirtmek zorundadır. Bu hüküm, yönetim kurulunun yıllık faaliyet raporu için de uygulanır. Denetime tabi olduğu hâlde, denetlettirilmemiş finansal tablolar ile yönetim kurulunun yıllık faaliyet raporu, düzenlenmemiş hükmündedir.”

“(4) 398 inci madde kapsamında denetime tabi olacak şirketler Bakanlar Kurulunca belirlenir.”

MADDE 19 – 6102 sayılı Kanunun 400 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve dördüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.

“(1) Denetçi, bağımsız denetim yapmak üzere, 1/6/1989 tarihli ve 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununa göre ruhsat almış yeminli mali müşavir veya serbest muhasebeci mali müşavir unvanını taşıyan ve Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunca yetkilendirilen kişiler ve/veya ortakları bu kişilerden oluşan sermaye şirketi olabilir. Aşağıdaki hâllerden birinin varlığında, yeminli mali müşavir, serbest muhasebeci mali müşavir ve/veya sermaye şirketi ve bunların ortaklarından biri ve bunların ortaklarının yanında çalışan veya bu cümlede anılan kişilerin mesleği birlikte yaptıkları kişi veya kişiler, ilgili şirkette denetçi olamaz. Şöyle ki, önceki cümlede sayılanlardan biri;

  1. Denetlenecek şirkette pay sahibiyse,
  2. Denetlenecek şirketin yöneticisi veya çalışanıysa veya denetçi olarak atanmasından önceki üç yıl içinde bu sıfatı taşımışsa,
  3. Denetlenecek şirketle bağlantısı bulunan bir tüzel kişinin, bir ticaret şirketinin veya bir ticari işletmenin kanuni temsilcisi veya temsilcisi, yönetim kurulu üyesi, yöneticisi veya sahibiyse ya da bunlarda yüzde yirmiden fazla paya sahipse yahut denetlenecek şirketin yönetim kurulu üyesinin veya bir yöneticisinin alt veya üst soyundan biri, eşi veya üçüncü derece dâhil, üçüncü dereceye kadar kan veya kayın hısmıysa,
  4. Denetlenecek şirketle bağlantı hâlinde bulunan veya böyle bir şirkette yüzde yirmiden fazla paya sahip olan bir işletmede çalışıyorsa veya denetçisi olacağı şirkette yüzde yirmiden fazla paya sahip bir gerçek kişinin yanında herhangi bir şekilde hizmet veriyorsa,
  5. Denetlenecek şirketin defterlerinin tutulmasında veya finansal tablolarının düzenlenmesinde denetleme dışında faaliyette veya katkıda bulunmuşsa,
  6. Denetlenecek şirketin defterlerinin tutulmasında veya finansal tablolarının çıkarılmasında denetleme dışında faaliyette veya katkıda bulunduğu için (e) bendine göre denetçi olamayacak gerçek veya tüzel kişinin veya onunortaklarından birinin kanuni temsilcisi, temsilcisi, çalışanı, yönetim kurulu üyesi, ortağı, sahibi ya da gerçek kişi olarak bizzat kendisi ise,
    1. (a) ilâ (f) bentlerinde yer alan şartları taşıdığı için denetçi olamayan bir denetçinin nezdinde çalışıyorsa,
    2. Son beş yıl içinde denetçiliğe ilişkin meslekî faaliyetinden kaynaklanan gelirinin tamamının yüzde otuzundan fazlasını denetlenecek şirkete veya ona yüzde yirmiden fazla pay ile iştirak etmiş bulunan şirketlere verilen denetleme ve danışmanlık faaliyetinden elde etmişse ve bunu cari yılda da elde etmesi bekleniyorsa,

    denetçi olamaz.

    (2) On yıl içinde aynı şirket için toplam yedi yıl denetçi olarak seçilen denetçi üç yıl geçmedikçe denetçi olarak yeniden seçilemez. Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu bu süreleri kısaltmaya yetkilidir.”

    MADDE 20 – 6102 sayılı Kanunun 403 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan “geçici 3 üncü maddede öngörülen kurumun” ibareleri “Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun”, dördüncü fıkrasında yer alan “Geçici 3 üncü maddede öngörülen kurum” ibaresi “Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu” şeklinde ve beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

    “(5) Olumsuz görüş yazılan hâllerde yönetim kurulu, görüş yazısının kendisine teslimi tarihinden itibaren dört iş günü içinde, genel kurulu toplantıya çağırır ve genel kurul yeni bir yönetim kurulu seçer. Esas sözleşmede aksi öngörülmemişse, eski yönetim kurulu üyeleri yeniden seçilebilir. Yeni yönetim kurulu altı ay içinde, kanuna, esas sözleşmeye ve standartlara uygun finansal tablolar hazırlatır ve bunları denetleme raporu ile birlikte genel kurula sunar. Sınırlı olumlu görüş verilen hâllerde genel kurul, gerekli önlemleri ve düzeltmeleri de karara bağlar.”

    MADDE 21 – 6102 sayılı Kanunun 404 üncü maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde ve üçüncü fıkrasında yer alan “bir bağımsız denetleme kuruluşu” ibaresi “bağımsız denetim yapmak üzere yetkilendirilen bir sermaye şirketi” şeklinde değiştirilmiştir.

    “Denetçi ve özel denetçi, bunların yardımcıları ile denetleme yapmasına yardımcı olan temsilcileri, denetimi dürüst ve tarafsız bir şekilde yapmak ve sır saklamakla yükümlüdür.”

    MADDE 22 – 6102 sayılı Kanunun 408 inci maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

    “c) Kanunda öngörülen istisnalar dışında denetçinin seçimi ile görevden alınması.”

    MADDE 23 – 6102 sayılı Kanunun 470 inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve ikinci fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.

    “(1) Yönetim kurulu, sermaye artırımı beyannamesinde, yeni çıkarılan payların sayısını, itibarî değerini, türlerini, belirli gruplara tanınan imtiyazları veya hesap döneminin sonundaki sermayenin durumunu belirler. Yönetim kurulu esas sözleşmeyi mevcut duruma uyarlar.”

    MADDE 24 – 6102 sayılı Kanunun 472 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

    “MADDE 472 – (1) Değiştirme ve alım haklarının sona ermesi üzerine yönetim kurulu, şarta bağlı sermaye artırımına ilişkin hükmü esas sözleşmeden çıkarır. Hüküm sicilde de silinir.”

    MADDE 25 – 6102 sayılı Kanunun 478 inci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

    “(4) Sermayesinin yarısından fazlası tek başına veya birlikte; Devlet, il özel idaresi, belediye ve diğer kamu tüzel kişileri, sendikalar, dernekler, vakıflar, kooperatifler ve bunların üst kuruluşlarına ait anonim şirketlerde ve bu şirketlerin aynı oranda sermaye payına sahip oldukları iştiraklerinde; bunların sahip oldukları paylara tesis edilebilecek imtiyazlar hariç olmak üzere, diğer paylara, belirli bir grup oluşturan pay sahiplerine, belirli pay gruplarına ve azlığa bu Kanunda düzenlenen herhangi bir imtiyaz tesis edilemez. Bu hüküm, payları borsada işlem gören anonim şirketlere, 5411 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinde tanımlanan kredi kuruluşlarına ve finansal kuruluşlara uygulanmaz.”

    MADDE 26 – 6102 sayılı Kanunun 528 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

    “MADDE 528 – (1) Bankalar ile diğer kredi kurumlarının, finansal kiralama ve faktöring gibi finansal şirketlerin, sigorta ve reasürans şirketlerinin, Sermaye Piyasası Kanunu kapsamındaki tüm kurumların finansal tabloları ile konsolide finansal tablolarına ilişkin olarak Türkiye Muhasebe Standartlarında ve Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunca belirlenmiş idari düzenlemelerde hüküm bulunmayan hâllerde, söz konusu alanları düzenlemek ve denetlemek üzere kurulan kurum, kurul ve kuruluşların özel kanunlarında yer alan hükümler uygulanır.

    • Türkiye Muhasebe Standartlarında, Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunca belirlenmiş finansal tablolara ilişkin idari düzenlemelerde ve özel kanunlarda hüküm bulunmayan hâllerde bu Kanun hükümleri uygulanır.
    • Kooperatiflerin finansal tabloları ile konsolide finansal tablolarına ilişkin özel hükümler saklıdır.”

    MADDE 27 – 6102 sayılı Kanunun 552 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

    “MADDE 552 – (1) Sermaye Piyasası Kanunu hükümleri saklı kalmak kaydıyla, bir şirket kurmak veya şirketin sermayesini artırmak amacıyla yahut vaadiyle halka her türlü yoldan çağrıda bulunularak para toplanması yasaktır.”

MADDE 28 – 6102 sayılı Kanunun 553 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “yükümlülüklerini” ibaresinden sonra gelmek üzere “kusurlarıyla” ibaresi eklenmiştir.

MADDE 29 – 6102 sayılı Kanunun 554 üncü maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“VI – Denetçinin sorumluluğu

MADDE 554 – (1) Şirketin ve şirketler topluluğunun yılsonu ve konsolide finansal tablolarını, raporlarını, hesaplarını denetleyen denetçi ve özel denetçiler; kanuni görevlerinin yerine getirilmesinde kusurlu hareket ettikleri takdirde, hem şirkete hem de pay sahipleri ile şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarar dolayısıyla sorumludur.”

MADDE 30 – 6102 sayılı Kanunun 562 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“MADDE 562 – (1) Bu Kanunun;

  1. 64 üncü maddesinin birinci fıkrasının ikinci veya üçüncü cümlesindeki yükümlülükleri yerine getirmeyenler,
  2. 64 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca belgelerin kopyasını sağlamayanlar,
  3. 64 üncü maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca gerekli onayları yaptırmayanlar,
  4. 65 inci maddesine uygun olarak defterlerini tutmayanlar,
  5. 66 ncı maddesindeki usule aykırı olarak envanter çıkaranlar,
  6. 86 ncı maddesine göre belgeleri ibraz etmeyenler, dörtbin Türk Lirası idari para cezasıyla cezalandırılır.
  • 88 inci maddeye aykırı hareket edenler dörtbin Türk Lirası idari para cezasıyla cezalandırılır.
  • 199 uncu maddenin birinci ve dördüncü fıkralarına aykırı hareket edenler ikiyüz günden az olmamak üzere adli para cezasıyla cezalandırılır.
  • Bu Kanun hükümlerine göre tutulmakla veya muhafaza edilmekle yükümlü olunan defter, kayıt ve belgeler ile bunlara ilişkin bilgileri, denetime tabi tutulan gerçek veya tüzel kişiye ait olup olmadığına bakılmaksızın, 210 uncu maddenin birinci fıkrasına göre denetime yetkili olanlarca istenmesine rağmen vermeyenler veya eksik verenler ya da bu denetim elemanlarının görevlerini yapmalarını engelleyenler, fiilleri daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde üçyüz günden az olmamak üzere adli para cezasıyla cezalandırılır.
  • ) Bu Kanunun;
  1. 349 uncu maddesine aykırı beyanda bulunan kurucular,
  2. 358 inci maddesine aykırı olarak pay sahiplerine borç verenler,
  3. 395 inci maddesinin ikinci fıkrasının birinci veya ikinci cümlesi hükümlerini ihlal edenler,

üçyüz günden az olmamak üzere adli para cezasıyla cezalandırılır.

  • Ticari defterlerin mevcut olmaması veya hiçbir kayıt içermemesi yahut bu Kanuna uygun saklanmaması hâllerinde, sorumlular üçyüz günden az olmamak üzere adli para cezasıyla cezalandırılır.
  • 527 nci maddeye aykırı hareket edenler, Türk Ceza Kanununun 239 uncu maddesi hükümlerine göre cezalandırılır.
  • 549 uncu maddede belirtilen belgeleri sahte olarak düzenleyenler ile ticari defterlere kasıtlı olarak gerçeğe aykırı kayıt yapanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
  • 550 nci maddeye aykırı hareket edenler üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezasıyla cezalandırılır.
  • 551 inci maddeye aykırı hareket edenler doksan günden az olmamak üzere adli para cezasıyla cezalandırılır.
  • 552 nci maddeye aykırı hareket edenler altı aydan iki yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
  • 1524 üncü maddede öngörülen internet sitesini oluşturmayan şirketlerin yönetim organı üyeleri, yüz günden üçyüz güne kadar adli para cezasıyla ve aynı madde uyarınca internet sitesine konulması gereken içeriği usulüne uygun bir şekilde koymayan bu fıkrada sayılan failler yüz güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.
  • Bu Kanun kapsamındaki idari para cezaları, aksine hüküm bulunmayan hâllerde, mahallin en büyük mülki amiri tarafından verilir.
  • Bu Kanunda tanımlanan kabahatlerden birinin idari yaptırım kararı verilinceye kadar birden çok işlenmesi hâlinde, ilgili gerçek veya tüzel kişiye bir idari para cezası verilir ve ilgili hükme göre verilecek ceza iki kat artırılır. Ancak, bu kabahatin işlenmesi suretiyle bir menfaat temin edilmesi veya zarara sebebiyet verilmesi hâlinde verilecek idari para cezasının miktarı bu menfaat veya zararın üç katından az ”

MADDE 31 – 6102 sayılı Kanunun 585 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“MADDE 585 – (1) Şirket, kurucuların, kanuna uygun olarak düzenlenmiş bulunan, sermayenin tamamını ödemeyi şartsız olarak taahhüt ettikleri, imzalarının noterce onaylandığı şirket sözleşmesinde limited şirket kurma iradelerini açıklamalarıyla kurulur. Esas sermaye pay bedellerinin ödenmesi, ödeme yeri, ifa borcu, ifa etmemenin sonuçları, bedelleri tamamen ödenmemiş payların devri hususlarında bu Kanunun anonim şirketlere ilişkin hükümleri kıyasen uygulanır. 588 inci maddenin birinci fıkra hükümleri saklıdır.”

MADDE 32 – 6102 sayılı Kanunun 644 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan “ve işlem denetçilerinin” ibaresi madde metninden çıkarılmış ve (b) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“b) Feshe ilişkin 353 üncü madde, şirkete karşı borçlanma yasağına ilişkin 358 inci madde, müdürlerin yakınlarının şirkete borçlanmasına ilişkin 395 inci maddenin ikinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlesi hükümleri, kâr payı avansına ilişkin 509 uncu maddenin üçüncü fıkrası.”

MADDE 33 – 6102 sayılı Kanunun 1522 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“MADDE 1522 – (1) Küçük ve orta büyüklükteki işletmeleri tanımlayan ölçütler, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ve Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun görüşleri alınarak, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından yönetmelikle düzenlenir. Yönetmelik, Resmî Gazetede yayımlanır. Bu ölçütler bu Kanunun ilgili tüm hükümlerine uygulanır.”

MADDE 34 – 6102 sayılı Kanunun 1524 üncü maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“MADDE 1524 – (1) 397 nci maddenin dördüncü fıkrası uyarınca denetime tabi olan sermaye şirketleri, kuruluşlarının ticaret siciline tescili tarihinden itibaren üç ay içinde bir internet sitesi açmak ve bu sitenin belirli bir bölümünü şirketçe kanunen yapılması gereken ilanların yayımlanmasına özgülemek zorundadır. İnternet sitesinde yayımlanacak içerikler, bu Kanunda belli bir süre belirtilmiş ise bu süre içinde, belirtilmemiş ise içeriğin dayandığı işlemin veya olgunun gerçekleştiği tarihten, tescil veya ilana bağlandığı durumlarda ise tescil veya ilanın yapıldığı tarihten itibaren en geç beş gün içinde, şirketin kuruluşundan internet sitesi açılıncaya kadar geçen sürede yayımlanması gereken içerikler de bu sitenin açıldığı tarihte siteye konulur.

  • Birinci fıkrada öngörülen yükümlülüklere uyulmaması, ilgili kararların iptal edilmesinin sebebini oluşturur, Kanuna aykırılığın tüm sonuçlarının doğmasına yol açar ve kusuru bulunan yöneticiler ile yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna neden olur. Cezai hükümler saklıdır.
  • İnternet sitesinin bilgi toplumu hizmetlerine ayrılmış bölümü herkesin erişimine açıktır. Erişim hakkının kullanılması, ilgili olmak veya menfaati bulunmak gibi kayıtlarla sınırlandırılamayacağı gibi herhangi bir şarta da bağlanamaz. Bu ilkenin ihlali hâlinde herkes engelin kaldırılması davasını açabilir.
  • İnternet sitesinin bu maddenin amaçlarına özgülenmiş kısmında yayımlanan içeriğin başına tarih ve parantez içinde “yönlendirilmiş mesaj” ibaresi konulur. Bu ibare ancak bu Kanuna ve bu fıkrada anılan yönetmeliğe uyulmak suretiyle değiştirilebilir. Özgülenen kısımda yer alan bir mesajın, yönlendirildiği karinedir. Sitenin, bir numara altında tescili ve ilgili diğer hususlar Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından bir yönetmelikle düzenlenir.
  • Bu Kanun ve ilgili diğer kanunlarda veya idari düzenlemelerde daha uzun bir süre öngörülmedikçe, şirketin internet sitesine konulan bir içerik, üzerinde bulunan tarihten itibaren en az altı ay süreyle internet sitesinde kalır, aksi hâlde konulmamış sayılır.
  • İnternet sitesiyle ilgili olarak bu Kanunun ilgili maddelerinde ve bu maddede öngörülen düzenlemeler denetime tabi olmayan sermaye şirketleri hakkında uygulanmaz.”

MADDE 35 – 6102 sayılı Kanunun 1527 nci maddesinin beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde ve altıncı fıkrasında yer alan “yönetmelikle” ibaresi “tebliğle” şeklinde değiştirilmiştir.

“(5) Anonim şirketlerde genel kurullara elektronik ortamda katılma, öneride bulunma, görüş açıklama ve oy verme, fizikî katılmanın ve oy vermenin bütün hukuki sonuçlarını doğurur. Bu hükmün uygulanması esasları Gümrük ve Ticaret Bakanlığınca hazırlanan yönetmelikle düzenlenir. Yönetmelikte, genel kurula elektronik ortamda katılmaya ve oy vermeye ilişkin esas sözleşme hükmünün örneği yer alır. Anonim şirketler yönetmelikten aynen aktarılacak olan bu hükümde değişiklik yapamazlar. Yönetmelik ayrıca oyun gerçek sahibi veya temsilcisi tarafından kullanılmasını sağlayan kurallar ile 407 nci maddenin üçüncü fıkrasında öngörülen Bakanlık temsilcilerinin bu hususa ilişkin yetkilerini içerir. Bu yönetmeliğin yürürlüğe girmesi ile birlikte genel kurullara elektronik ortamda katılma ve oy kullanma sisteminin uygulanması pay senetleri borsaya kote edilmiş şirketlerde zorunlu hâle gelir.”

MADDE 36 – 6102 sayılı Kanunun geçici 1 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 1 – (1) Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu tarafından belirlenen Türkiye Muhasebe Standartları;

  1. Türkiye Muhasebe Standartları, Türkiye Finansal Raporlama Standartları (TMS/TFRS) ve yorumlarından,
  2. Kurum tarafından değişik işletme büyüklükleri, sektörler ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar için belirlenen standartlar ve diğer düzenlemelerden,

oluşur.

  • Aşağıda sayılanlar TMS/TFRS ve yorumlarını uygulamakla yükümlüdür:
  1. 1534 üncü maddenin ikinci fıkrasının (b) ilâ (e) bentlerindeki sermaye şirketleri.
  2. TMS/TFRS ve yorumlarını uygulamayı tercih edenler
    • TMS/TFRS’yi uygulamayı tercih eden KOBİ tanımındaki işletmelerden tekrar KOBİ/TFRS uygulamasına dönmek isteyen işletmeler.
    • Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu, değişik işletme büyüklükleri, sektörler ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar itibarıyla Türkiye Muhasebe Standartlarından muaf olacakları tespit etmeye veya bunlar için ayrı düzenlemeler yapmaya
    • Türkiye Muhasebe Standartları (TMS/TFRS ve yorumları ile KOBİ/TFRS) ve kavramsal çerçevede belirlenen ilkeler bu Kanunun finansal tablolara ve raporlamaya ilişkin hükümleri ile ilgili diğer hükümlerine de uygulanır.”

    MADDE 37 – 6102 sayılı Kanunun geçici 6 ncı maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

    “GEÇİCİ MADDE 6 – (1) Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu tarafından  belirlenen şirketler 1/1/2013 tarihinde veya özel hesap dönemi dolayısıyla daha sonraki bir tarihte başlayacak hesap dönemi için, münferit ve konsolide finansal tablolarının düzenlenmesinde, Türkiye Muhasebe Standartlarını uygulamak zorundadır. Geçiş döneminde hazırlanacak finansal tablolara ilişkin olarak Türkiye Muhasebe Standartlarında yer alan hükümler uygulanır.

    • 400 üncü maddede öngörülen denetçi, 397 nci maddenin dördüncü fıkrasına göre denetime tabi tutulan şirketlerin yetkili organı tarafından en geç 31/3/2013 tarihine kadar seçilir. Seçim ile birlikte 6762 sayılı Kanuna göre görev yapan denetçinin görevi sona erer. 397 nci maddenin dördüncü fıkrasına göre denetime tabi olmayan şirketlerin 6762 sayılı Kanuna göre görev yapan denetçilerinin görevi de 31/3/2013 tarihinde sona Bu tarihe kadar 6762 sayılı Kanuna göre görev yapan denetçi veya denetçilerin herhangi bir sebeple vazifelerinin sona ermesi hâlinde 6762 sayılı Kanunun 351 inci maddesi uygulanır. 31/12/2012 tarihinde veya özel hesap dönemi dolayısıyla daha sonraki bir tarihte sona erecek olan dönemin bilançosu, 6762 sayılı Kanun hükümleri uyarınca 6762 sayılı Kanun hükümlerine göre seçilmiş bulunan denetçi tarafından denetlenir. 1/1/2013 tarihini taşıyan veya özel hesap dönemi dolayısıyla daha sonraki bir tarih itibarıyla çıkarılmış bulunan açılış bilançosu, bu Kanuna göre seçilmiş denetçi tarafından ve bu Kanun hükümleri uyarınca denetlenir. Bu Kanun hükümlerine göre seçilen denetçi, denetimini bu Kanun hükümlerine göre yapar. Ancak, denetçi bu Kanunun 402 nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca, geçmiş yıla ait finansal tablolar ile gerekli karşılaştırmayı yapabilmek için, 6762 sayılı Kanuna veya diğer mevzuata göre hazırlanan finansal tablolara raporunda yer verir. Bu fıkra hükümleri uyarınca görevleri ve organ sıfatları son bulan denetçinin veya denetçilerin, 6762 sayılı Kanuna göre toplantıya çağırdıkları genel kurullar toplanır ve azlık, 6762 sayılı Kanunun 367 nci maddesine göre görevleri sona eren denetçilere başvurmuşsa, o usule devam olunur.
    • Bu fıkranın yürürlük tarihinden önce ilgili mevzuatları uyarınca seçilmiş bağımsız denetim kuruluşlarının denetimde geçen süreleri 400 üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen sürelerin hesaplanmasında dikkate alınır.
    • Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla, 1/6/1989 tarihli ve 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununa göre yeminli mali müşavirlik hakkını kazanmış olan meslek mensupları ile mülga 3143 sayılı Sanayi ve Ticaret Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile 6762 sayılı Kanun hükümlerine göre ticaret şirketleri nezdinde denetim yetkisine en az on yıldır sahip olanlar, Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunca öngörülen eğitimi tamamlamış olmaları hâlinde sınav veya başkaca bir şart aranmaksızın bağımsız denetçi olarak ”

    MADDE 38 – 6102 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici maddeler eklenmiştir.

    “GEÇİCİ MADDE 7 – (1) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içinde aşağıdaki hâlleri tespit edilen ya da bildirilen anonim ve limited şirketler ile kooperatiflerin tasfiyeleri ve ticaret sicilinden kayıtlarının silinmesi, ilgili kanunlardaki tasfiye usulüne uyulmaksızın bu madde uyarınca yapılır.

    Aşağıda sayılanlar birinci fıkranın (b) bendine göre belirlenen standart ve düzenlemeleri uygulamakla yükümlüdür:İkinci fıkranın (a) bendinde belirtilenlerin dışında kalan ve işletme yönetiminde yer almayan işletme sahipleri, işletmeye borç verenler ve kredi derecelendirme kuruluşları gibi dış kullanıcılar için genel amaçlı finansal tablo düzenleyen işletmeler.

    1. 24/6/1995 tarihli ve 559 sayılı Türk Ticaret Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname gereğince, sermayelerini anılan Kanun Hükmünde Kararname ile öngörülen tutarlara çıkarmamış anonim şirketler ile limited şirketler.
    2. Bu Kanunun yürürlük tarihinden önce veya yürürlük tarihinden itibaren iki yıl içinde münfesih olan anonim ve limited şirketler.
    3. Kooperatifler Kanunu hükümlerine göre herhangi bir nedenle dağılmış olan
    4. Sebebi ne olursa olsun aralıksız son beş yıla ait olağan genel kurul toplantıları yapılamayan anonim şirketler ile
      1. Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce tasfiye işlemlerine başlanılmış ancak genel kurulun toplanamaması nedeniyle ara bilançoları veya son ve kati bilançosu genel kurula tevdi edilemediği için ticaret sicilinden terkin işlemi yapılamayan şirket ve kooperatifler.
      • Davacı veya davalı sıfatıyla devam eden davaları bulunan şirket veya kooperatiflere bu madde hükümleri
      • Bu madde kapsamındaki şirket ve kooperatifler; ilgili ticaret sicili müdürlüğünce resen veya herhangi bir kişi, kurum veya kuruluş tarafından kanıtlarıyla birlikte yapılacak bildirimleri de kapsayacak şekilde, ticaret sicili kayıtları üzerinden yapılacak incelemeyle tespit
      • Ticaret sicili müdürlüklerince;
      1. Kapsam dâhilindeki şirket ve kooperatiflerin ticaret sicilindeki kayıtlı son adreslerine ve sicil kayıtlarına göre şirket veya kooperatifi temsil ve ilzama yetkilendirilmiş kişilere bir ihtar yollanır. Yapılacak ihtar, ilan edilmek üzere Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi Müdürlüğüne aynı gün gönderilir. İlan, ihtarın ulaşmadığı durumlarda, ilan tarihinden itibaren otuzuncu günün akşamı itibarıyla, 11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre yapılmış tebligat yerine geçer. Ayrıca anılan ilan, bildirici niteliği haiz olarak ilgili ticaret ve sanayi odası veya ticaret, sanayi ya da deniz ticaret odasının internet sitesinde aynen yayımlanır.
      2. 559 sayılı Kanun Hükmünde Kararname gereğince sermaye artırımında bulunmayarak münfesih olan şirketlere yapılacak ihtarda; ortaklarından, yönetici veya denetçilerden ya da müdürlerinden tebliğ tarihinden itibaren iki ay içinde tasfiye memurunun bildirilmesi, aksi takdirde, bu madde hükümlerine göre ticaret sicili kayıtlarından unvanın silineceği, şirkete ait malvarlığının unvana ilişkin kaydın silindiği tarihten itibaren on yıl sonra Hazineye intikal edeceği ve bunun kesin olduğu açıkça yazılır.
      3. Bu fıkranın (b) bendinde belirtilen şirketler dışında kalan kapsam dâhilindeki diğer münfesih şirketler ile kooperatiflerden ayrıca, faaliyetlerine devam etme isteğinde bulunmaları hâlinde münfesih olma nedenini ortadan kaldıran işlemlerin yapılarak ispat edici belgelerin bildirilmesi
      • a) Tasfiye memuru olarak; şirket veya kooperatifin ortaklarından herhangi biri, ticaret siciline kayıtlı en son yetkilileri ya da bunların belirleyecekleri üçüncü şahıslar bildirilebilir. Tasfiye memuru olarak başka ortak veya yönetici tarafından bildirilen ortak veya yöneticiler ile üçüncü şahısların bu görevi kabul ettiklerine ilişkin yazılı beyan da bildirime Üçüncü şahısların tasfiye memuru olarak tescil edilebilmeleri ortakların veya yöneticilerin hiçbirinin tasfiye memuru olarak bildirilmemiş olmasına bağlıdır.
      1. Dördüncü fıkra uyarınca yapılan ihtar ve ilan üzerine süresi içinde tasfiye memurlarını bildiren şirket ve kooperatiflerin, tasfiye memurları ve tasfiye adresi, ilgili ticaret sicili müdürlüğü tarafından tescil ve Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ve ilgili odanın internet sitesinde ilan
      2. Bu ilanda; şirket veya kooperatifin alacaklıları, alacaklarını kanıtlarıyla birlikte ilan tarihinden itibaren iki ay içinde tasfiye memurlarına bildirmeye davet Ayrıca ilanda, şirket veya kooperatifin mevcut malvarlığı ile alacak ve borçlarını gösterir listenin; belgeleri ile birlikte ilan tarihinden itibaren bir ay içinde, anonim şirket veya kooperatifin yönetim kurulu, kurulun bir veya birkaç üyesi, denetçileri, limited şirketlerde ise müdür veya müdürler tarafından ilgili tasfiye memuruna verilmesi ihtar edilir.
      3. Bu fıkra gereğince yapılacak ilan, Tebligat Kanunu hükümlerine göre yapılmış tebligat yerine geçer.
      • a) Tasfiye memurları, alacaklıların alacaklarını bildirmeleri için öngörülen sürenin sonunda şirketin veya kooperatifin durumunu gösteren bir bilanço hazırlar ve tasfiyeyi altı ay içinde sonuçlandırır. Gerekli hâllerde bu süreyi aşmamak üzere, Gümrük ve Ticaret Bakanlığınca bir defaya mahsus olmak üzere ek süre
      1. b) Tasfiye memurlarınca hazırlanan bilançoya göre şirket veya kooperatifin borçlarının varlığından fazla olması hâlinde tasfiye memurları durumu derhal alacaklılara bildirerek şirket veya kooperatifin iflasına karar verilmesi için mahkemeye başvuruda bulunmalarını ister. Bildirimde ayrıca, bildirim tarihinden itibaren üç ay içinde şirket veya kooperatifin iflası için mahkemeye müracaat edildiğinin bildirilmemesi hâlinde kaydın silineceği ihtar Alacaklıların başvurusu üzerine mahkeme iflasın açılmasına karar verir ve tasfiye İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre yürütülür. Süresi içinde şirket veya kooperatifin iflası için mahkemeye müracaat edildiğinin bildirilmemesi hâlinde tasfiye memurlarının başvurusu üzerine ilgili şirket veya kooperatifin unvanı ticaret sicilinden silinir ve bu durum Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ilan edilir.
      • Bu madde hükümlerine göre yapılacak tasfiye işlemlerinde, ilgili kanunların veya esas sözleşmelerin genel kurul kararı alınmasını zorunlu kılan hükümleri
      • Bu madde kapsamında tasfiye memurlarınca düzenlenecek son ve kati bilançonun ticaret sicili müdürlüğüne verilmesi ile tasfiye sona ermiş kabul edilir ve şirketin unvanı ticaret sicilinden silinerek Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ilan edilir. İflasına karar verilen şirket veya kooperatifin ise iflas işlemlerinin tamamlandığının bildirilmesi üzerine şirketin veya kooperatifin unvanı ticaret sicilinden silinir ve bu durum Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ilan edilir.
        • Tasfiye memurlarına beşinci fıkranın (c) bendinde belirtilen bilgi ve belgelerin verilmemesi veya tasfiye memurlarınca da bu bilgi ve belgelere erişilememesi hâlinde durum ticaret sicili müdürlüğüne bildirilerek, başka bir işleme gerek kalmaksızın unvan silinir ve Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ilan
        • Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce tasfiye işlemlerine başlanılmış şirket veya kooperatiflerin genel kurullarının, kanunun öngördüğü asgari süre ve şartlara uygun olarak toplantıya çağrılmış olmasına rağmen iki defa üst üste toplanamaması ve bu durumun tevsik edilmesi kaydıyla tasfiye memuru tarafından son ve kati bilançonun ticaret sicili müdürlüğüne tevdi edilmesi ile tasfiye sona ermiş kabul edilir ve unvan ticaret sicilinden silinerek Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ilan
        • Dördüncü fıkra uyarınca yapılan ihtar ve ilana rağmen, süresi içinde cevap vermeyen veya tasfiye memurunu bildirmeyen yahut durumunu kanuna uygun hâle getirmeyen veya faaliyette bulunduğunu adres ve kanıtlarıyla birlikte bildirmeyen şirket ve kooperatiflerin unvanı ticaret sicilinden resen Resen unvanı silinen şirket ve kooperatifler, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi ile ilgili odanın internet sitesinde ilan edilir.
        • Altıncı fıkranın (b) bendi, dokuzuncu fıkra ve onbirinci fıkra uyarınca ticaret sicilinden unvanları silinecek şirket veya kooperatiflerin borçları, unvanlarının silinmesine engel teşkil Ancak, ticaret sicilinden kaydı silinen anonim şirketler ve kooperatiflerin kanuni temsilcileri ile limited şirket ortaklarının, silinme tarihinden önceki kamu borçlarından doğan sorumlulukları, 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun kapsamında devam eder.
        • Bu madde uyarınca yapılacak tescil ve kayıt silme işlemleri her türlü harçtan, bu işlemler için düzenlenecek kağıtlar damga vergisinden müstesnadır.
        • Bu madde kapsamında Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde yayımlanacak olan ilanlardan ücret alınmaz.
        • Bu maddede düzenlenmeyen hususlarda ilgili kanun ve esas sözleşmelerde öngörülen usullere göre hareket Bu madde gereğince tasfiye edilmeksizin unvanı silinen şirket veya kooperatiflerin ortaya çıkabilecek malvarlığı, unvana ilişkin kaydın silindiği tarihten itibaren on yıl sonra Hazineye intikal eder. Hazine bu şirket ve kooperatiflerin borçlarından sorumlu tutulmaz. Tasfiye memurlarının sorumlulukları konusunda, özel kanunlardaki sorumluluğa ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla bu Kanun veya Kooperatifler Kanunu hükümleri uygulanır. Ticaret sicilinden kaydı silinen şirket veya kooperatifin alacaklıları ile hukuki menfaatleri bulunanlar haklı sebeplere dayanarak silinme tarihinden itibaren beş yıl içinde mahkemeye başvurarak şirket veya kooperatifin ihyasını isteyebilir.
        • Gümrük ve Ticaret Bakanlığı bu maddenin uygulanmasına ilişkin düzenlemeleri yapmaya

        GEÇİCİ MADDE 8 – (1) 1524 üncü maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce kurulan denetime tabi sermaye şirketlerinden internet sitesine sahip olanlar söz konusu maddenin yürürlüğünden itibaren üç ay içinde internet sitelerinin belli bir bölümünü 1524 üncü maddedeki içeriklerin yayımlanmasına özgülemek, internet sitesi olmayanlar ise aynı süre içinde internet sitesi açmak ve bu sitenin belli bir bölümünü anılan maddedeki içeriklerin yayımlanmasına özgülemek zorundadır.

        GEÇİCİ MADDE 9 – (1) Bu Kanunun göreve ilişkin hükümleri, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış olan davalarda uygulanmaz. Bu davalar, açıldıkları tarihte yürürlükte bulunan Kanun hükümlerine tabidir.”

        MADDE 39 – 6102 sayılı Kanunun 1534 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “; geçici 2 nci ve geçici 3 üncü maddeler ise bu Kanunun yayımı ile birlikte” ibaresi ile üçüncü fıkrasında yer alan “Küçük ve orta ölçekli sermaye şirketleri ile” ibaresi madde metninden çıkarılmış, ikinci fıkrasının (a) bendi yürürlükten kaldırılmış ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

        “(5) 39 uncu maddenin ikinci fıkrasının ikinci, üçüncü ve dördüncü cümleleri 1/1/2014 tarihinde yürürlüğe girer.”

        MADDE 40 – 6102 sayılı Kanunun;

        • 24 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “tüzükle” ibaresi “Kanunun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte”, üçüncü fıkrasında yer alan “yönetmelikle” ibaresi “tebliğle”,
        • 25 inci maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “tüzükte” ibaresi “Kanunun 26 ncı maddesine göre

        çıkarılacak yönetmelikte”,

        • 26 ncı maddesinin başlığında yer alan “Tüzük” ibaresi “Yönetmelik”, birinci fıkrasında yer alan “bir tüzükle” ibaresi “Gümrük ve Ticaret Bakanlığınca hazırlanan ve Bakanlar Kurulunca çıkarılacak yönetmelikte”,
        • 27 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “memurlukları” ibaresi “müdürlükleri”, “evraklarının” ibaresi

        “evrakının” ve “bir” ibaresi “birer”,

        • 35 inci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “tüzükte” ibaresi “Kanunun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte”
        • 145 inci maddesinin üst başlığı “4. Birleşme sözleşmesi ve birleşme raporu”,
        • 147 nci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “küçük” ibaresi “küçük ve orta”,
        • 149 uncu maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “küçük” ibaresi “küçük ve orta”,
        • 156 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “, 148 inci maddede yeralan birleşme sözleşmesini denetletme hakkı ile” ibaresi “ve”,
        • 166 ncı maddesinin üst başlığı “3. Bölünme belgelerini inceleme hakkı”,
        • 169 uncu maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “küçük” ibaresi “küçük ve orta”,
        • 171 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “küçük” ibaresi “küçük ve orta”,
        • 186 ncı maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “küçük” ibaresi “küçük ve orta”,
        • 310 uncu maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında yer alan “bir işlem denetçisi” ibareleri “bilirkişi”,
        • 398 inci maddesinin; birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “Türkiye Muhasebe” ibaresi “Türkiye Denetim” ve aynı fıkrada yer alan “geçici 2 nci ve geçici 3 üncü maddelerde öngörülen kurul ve kurumun belirlendiği” ibaresi “Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun belirlediği”, dördüncü fıkrasında yer alan “geçici 2 nci ve geçici 3 üncü maddelerde öngörülen kurul ve kurum tarafından” ibaresi “Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunca”,
        • 422 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “memurluğuna” ibaresi “müdürlüğüne”,
        • 431 inci maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “ikinci” ibaresi “beşinci”,
        • 462 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “işlem denetçisinin” ibaresi “yönetim kurulunun” ve “işlem denetçisi” ibaresi “yönetim kurulu”,
        • 471 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “beyannamesi” ibaresi “beyannamesini”,
        • 1526 ncı maddesinin üçüncü fıkrasının üçüncü cümlesinde ve beşinci fıkrasında yer alan “tüzükte” ibareleri “yönetmelikte”, şeklinde değiştirilmiştir.
  • MADDE 41 – 6102 sayılı Kanunun;
  • 65 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “; şu şartla ki, muhasebenin bu tutuluş biçimleri ve bu konuda uygulanan yöntemler Türkiye Muhasebe Standartlarına uygun olmalıdır”,
  • 174 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “tirajı ellibinin üstünde olan ve yurt düzeyinde dağıtımı yapılan en az üç gazetede”,
  • 175 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “bir işlem denetçisinin raporuyla”,
  • 207 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “işlem denetçisi,”,
  • 336 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ile işlem denetçisi raporu,”,
  • 343 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “, işlem denetçisi”,
  • 349 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “kuruluşu inceleyen işlem denetçisine ve”,
  • 353 üncü maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “tirajı ellibinin üzerinde olan ve yurt düzeyinde dağıtımı yapılan en az bir gazetede ilan eder;”,
  • 401 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “ve denetleme konusu çerçevesinde işlem denetçisi”,
  • 407 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “ve kendilerini ilgilendiren konularda işlem denetçisi”,
  • 457 nci maddesinin ikinci fıkrasının (d) bendinde yer alan “Sermaye artırımını inceleyen işlem denetçisi ile”,
  • 461 inci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “gazete ile tirajı en az ellibin olan ve yurt düzeyinde dağıtımı yapılan bir”,
  • 471 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ile denetleme doğrulamasını”,
  • 473 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “İşlem denetçisinin raporuyla,”, üçüncü fıkrasında yer alan “işlem denetçisi raporunun sonucu açıklanarak”,
  • 505 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ve bununla ilgili işlem denetçisi seçmek”,
  • 553 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “kusurlarının bulunmadığını ispatlamadıkça,”,
  • 586 ncı maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendinde yer alan “ve Bakanlıkça istenilmesi hâlinde 351 inci madde uyarınca hazırlanmış işlem denetçisi raporu”,
  • 587 nci maddesinin birinci fıkrasının (i) bendinde yer alan “, denetçinin yeminli mali müşavir veya serbest muhasebeci mali müşavir olması hâlinde adı, soyadı, yerleşim yeri, meslek odası numarası”,
  • 605 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ve bu durumun işlem denetçisi tarafından doğrulanmış bulunması”,
  • 616 ncı maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan “işlem denetçileri de dâhil olmak üzere,”,
  • 635 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ve işlem denetçileriyle”,ibareleri madde metninden çıkarılmıştır.

    MADDE 42 – 6102 sayılı Kanunda yer alan;

    • “Sanayi ve Ticaret Bakanlığı”, “Sanayi ve Ticaret Bakanlığının”, “Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca”, “Sanayi ve Ticaret Bakanlığından”, “Sanayi ve Ticaret Bakanlığına” ibareleri sırasıyla “Gümrük ve Ticaret Bakanlığı”, “Gümrük ve Ticaret Bakanlığının”, “Gümrük ve Ticaret Bakanlığınca”, “Gümrük ve Ticaret Bakanlığından”, “Gümrük ve Ticaret Bakanlığına”,
    • “Ulaştırma Bakanlığınca” ibareleri “Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığınca”,
    • “Denizcilik Müsteşarlığı”, “Denizcilik Müsteşarlığının”, “Denizcilik Müsteşarlığınca”, “Denizcilik Müsteşarlığına”, “Denizcilik Müsteşarlığından” ibareleri sırasıyla “Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı”, “Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının”, “Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığınca”, “Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığına”, “Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığından”,

    şeklinde değiştirilmiştir.

    MADDE 43 – 6102 sayılı Kanunun;

    • 84 üncü maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi,
    • 148 inci maddesi,
    • 149 uncu maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi,
    • 170 inci maddesi,
    • 171 inci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi,
    • 187 nci maddesi,
    • 188 inci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi,
    • 193 üncü maddesinin ikinci fıkrası,
    • 341 inci maddesi,
    • 351 inci maddesi,
    • 359 uncu maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi ile üçüncü fıkrasının ikinci ve üçüncü cümleleri,
    • 458 inci maddesi,
    • 469 uncu maddesi,
    • 479 uncu maddesinin üçüncü fıkrasının (b) bendi,
    • 524 üncü maddesi,
    • 525 inci maddesi,
    • 526 ncı maddesi,
    • 563 üncü maddesi,
    • 615 inci maddesi,
    • 628 inci maddesi,
    • 642 nci maddesinin ikinci fıkrası,
    • 832 nci maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi,
    • 1523 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi,
    • Geçici 2 nci maddesi,
    • Geçici 3 üncü maddesi,
    • Geçici 5 inci maddesi, yürürlükten kaldırılmıştır.

    MADDE 44 – 14/1/2011 tarihli ve 6103 sayılı Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 28 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “yayımı” ibaresi “yürürlük”, “onsekiz” ibaresi “oniki” şeklinde ve beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

    “(5) Türk Ticaret Kanununun 479 uncu maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendi, anılan Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl sonra uygulanır.”

    MADDE 45 – 6103 sayılı Kanunun 42 nci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde ve ikinci fıkrasında yer alan

    “yayımlanıncaya” ibaresi “yürürlüğe girinceye” şeklinde değiştirilmiştir.

    “(1) Türk Ticaret Kanunu veya bu Kanun uyarınca hazırlanacak tüzük ve yönetmelikler, Türk Ticaret Kanununun yürürlüğü tarihinden itibaren altı ay içinde yürürlüğe konulur.”

    MADDE 46 – 6103 sayılı Kanunun;

    • 12 nci maddesinin birinci fıkrasının son cümlesinde ve üçüncü fıkrasının son cümlesinde yer alan “Ticaret Sicili Tüzüğünde” ibareleri “Türk Ticaret Kanununun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte”, 
      • 17 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Ticaret Sicili Tüzüğüyle” ibaresi “Türk Ticaret Kanununun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte”,
      • 18 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Ticaret Sicili Tüzüğüyle” ibaresi “Türk Ticaret Kanununun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte”,
      • 20 nci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “Ticaret Sicili Tüzüğüyle” ibaresi “Türk Ticaret Kanununun 26 ncı maddesine göre çıkarılacak yönetmelikte”,
      • 22 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “yayımı tarihinden itibaren onsekiz” ibaresi “yürürlük tarihinden itibaren oniki”,
      • 26 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “altı” ibareleri “oniki”, şeklinde değiştirilmiştir.

      MADDE 47 – 6103 sayılı Kanunun;

      • 12 nci maddesinin dördüncü fıkrası,
      • 13 üncü maddesi,
      • 24 üncü maddesi,
      • 25 inci maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi, yürürlükten kaldırılmıştır.

      MADDE 48 – 6103 sayılı Kanunda yer alan;

      • “Sanayi ve Ticaret Bakanlığı” ibareleri “Gümrük ve Ticaret Bakanlığı”,
      • “Denizcilik Müsteşarlığı” ibaresi “Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı”,

      şeklinde değiştirilmiştir.

      MADDE 49 – Bu Kanun 1/7/2012 tarihinde yürürlüğe girer.

      MADDE 50 – Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

TARIMSAL İŞLETMELERİN ÖZGÜLENMESİ

TARIMSAL İŞLETMELERİN ÖZGÜLENMESİ

Av. Dr. M. Çağrı BAĞATUR (*)

  1. GİRİŞ

Ülkemizdeki tarım toprakları hızla küçülmekte ve çok parçalı
bir yapı iyiden iyiye egemen olmaktadır (Düren; 1972). Bunun en
temel nedenlerinden birisi, Medeni Yasadaki (MY), mirasta eşitlik
ilkesidir (Eren, 1979). Ancak Aksoy’un da (1984) önemle vurguladığı gibi tarım topraklan üzerinde tarımsal nüfusun baskısı sür­dükçe bu konudaki her türlü yasal düzenleme amacına ulaşamaya­cak; parçalanmanın ve küçülmenin önü alınamayacaktır. Her şeye karşın tarımdan öngörülen, nüfusun çekilmesi durumunda bile mi­rasta eşitlik ilkesinin yaratmayı sürdüreceği bu olumsuzluğun or­tadan kaldırılması için gerekli düzenlemelerin neler olduğunu sap­tamak amacıyla “tarımsal taşınmazların miras yoluyla geçirimi (intikali)” inceleme konusu yapılmıştır.

2.TARIMSAL İŞLETMENİN ÖZGÜLENMESİNİN NEDENLERİ

Tarımsal topraklara olan istemin artması yüzünden ortaya çıkan yetersizlik, tarımsal işletmeler bakımından çok çeşitli sorun­lar yaratmaktadır. Bu sorunların başında tarımsal işgücü fazlası­nın ortaya çıkması, tarımsal gelir düzeyinin düşmesi, tarım topraklarının parçalanması, tarımsal verimin, azalması, buna bağlı olarak üretim düşüşü ve tüm bunların ülke kalkınmasını olumsuz yönde etkilemesi gelmektedir (Zevkliler,1970).

Özellikle kalkınmaları belirli bir ölçüde tarıma bağlı olan ülkelerde, tarımın tüm bu sorunlardan arındırılarak daha etkin bir ya­pıya kavuşturulmasının önemi çok açıktır. Tarım sektörünün ge­rek yapısal gerek işleyiş yönünden ekonominin diğer sektörleriyle bir bütün oluşturacak biçimde dengeli ve uyum içinde bulunması ve ekonomik kalkınmada daha etkin olmağı hemen her ülkede üze­rinde önemle durulan bir konudur (Talim, ,1981).

Tarımsal işletmelerin verimli biçimde işletilmesini ve korunmasını sağlayan önlemlerin alınması; özellikle tarımsal işletmelerin verimsizliğine neden olacak biçimde parçalanmalarının ve küçül­melerinin önlenmesi tarımsal üretim ve tarım sektöründeki geliş­menin ülke kalkınması üzerindeki önemli etkilerinin doğal gereği­dir. Kişi toprak ilişkilerinin, toplumun ve ülkenin zararına olma­yacak biçimde düzenlenmesi temel olduğundan, bu düzenlemeler­
de toplumun yaran gereği, bazı ayrıksı (istisnai) durumlara olanak
tanınmaktadır. Bu ayrıksı düzenlemelerden birisi de varlığını, miras hukukunda sürdürmektedir (Ayiter, 1978).

2.1. Tarımsal İşletmelerin Önemi

Ekonomik etkinliklerin tümü doğa, emek, sermaye ve girişimci
olmak üzere dört üretim bileşenini içermektedir. Doğanın temel
unsurlarından birisi olan toprak ise, tarımsal çalışmanın diğer bir
deyişle bitkisel ve hayvansal üretim ile tarım sanatının temelini
oluşturur (Tayşi, 1981).

Tarımda üretimin çok büyük bir bölümü tarımsal işletmeler yo­lu ile yapılmaktadır. Tarımsal işletmelerin en önemli öğesi de topraktır. Bugün hâlâ toprak olmadan tarımsal üretimde bulunmanın olanaksızlığı ve “kıt oluşu dolayısıyla miktarının artırılamaması nedeni ile toprak, toplumsal yaşayışın başladığı günden, bugüne dek gittikçe değer kazanan unsurların başında gelmektedir. İşte tarımsal işletmenin önemi, temel unsuru olan toprağın önemli ol­masından kaynaklanmaktadır.

Aşağıdaki sayısal verilerden de anlaşılacağı gibi ülkemizde yıllardır süren sanayileşme çabalarına rağmen tarım sektörünün, ül­ke ekonomisindeki önemli bir ağırlığı vardır: 1998 yılında Gayrı Safi Milli Hasıla içerisinde tarımın payı %27.8’dir. Yine 1998 yılın­
da Milli Gelirin %12.l’i tarım sektörüne gitmektedir. Nüfusun %44.7’i halen tarımda çalışmaktadır. Dış satımdaysa tarımın payı %16.3’dir (DİE, 1998).    .

2.2. Türkiye’deki Tarımsal İşletmelerin Durumu

Ülke ekonomisi açısından kalkınmada önemli bir yer tutan tarımsal işletmelerin hem çok küçük hem de parçalı oluşu; en uygun işletme büyüklüğünün sağlanamaması, kârlı çalışmayı engelleyip, belirli bir üretim için fazla harcama, yapılmasına neden olmakta; bu arada işletme iyesinin (sahibinin) pazar için değil geçimlik üretim yapması sonucu kalkınma için ‘tarımda arzulanan gelişme gerçekleşememektedir.

Bugün ülkemizde tarımsal işletmelerin durumu ve yıllar içerisindeki değişimi baktığımızda elde edilen genel sonuçlar aşağıdaki gibidir: Türkiye’deki tarımsal işletmelerin sayısında oransal bir artış kaydedilirken; buna koşut olarak cüce işletme sayısı da art­maktadır. 1960 yılında 3.100.90O tarımsal işletme var iken,1970 tarım sayımında sayısı 3.060.ÖOO’ ne inmiş, 1980’de ise 3.650.000’ne çıkmış, 1990’da 3.966.800 olmuştur; Diğer bir önemli nokta ise, Türkiye’deki’ küçük işletmelerin sayısal egemenliğini sürdürmesidir. 1950 yılında 5 hektardan (ha) küçük toprak işleyen işletmelerin oranı %62 iken, 1970’de bu oran %75’e çıkmış, 1980’de %59’a inmiş, 1990’da %67 olmuştur.’Ancak; aynı dönemde bu işlet­melerin toplam işledikleri alan %18.9’dan önce %20.l’e daha son­ra %2l.9’a yükselmiştir. Aynı dönem için diğer önemli bir olgu da küçük işletmelerin, ortalama genişliğinin 1950’de 10.8 dekardan 1980’de 9.4 dekar’a ve 1990’da da 8.6 dekar’a düşmesidir. Bu sonuçların tümü ülkemizde tarım topraklarının parçalandığını ve tarımsal işletmelerin küçüldüğünü göstermektedir (Talim, 1981; DiE,
1991). En son tarım sayımına göre Türkiye’de yar olan tarım işletmesi sayısı 3.966.800’dür. Bu işletmelerin,%99,01’i 500 dekar’dan kü­çüktür ve toplam tarım topraklarının %83.2’sini işletmektedirler.

Yine ülkemizin tarım işletmelerinin bir diğer özelliği, çok parçalılıktır. Buna göre işletme genişliği arttıkça parça sayısı da artmak­tadır (Talim, 1981; DİE, 1991).

Çizelge 1’den de açıkça görüleceği gibi ülkemizdeki tarımsal işletmeler hem çok parçalı hem de küçüktür. Bu parçalılık ve küçül­me eğilimi de artarak sürmektedir.

Tüm bu verilerden de kolaylıkla anlaşılacağı gibi Türkiye’deki tarım topraklarının parçalanması bir yandan artarak sürmekte diğer yandan küçülme de hızla, artmaktadır (Cin, 1979).

  1. TARIMSAL İŞLETMELERİN ÖZGÜLENME BİÇİMİ

MY, mirasın paylaştırılması bakımından EŞİTLİK İLKESİNİ kabul etmiştir (madde 589). Diğer bir deyişle bütün mirasçıların cinsiyet ve yaş ayinim gözetmeksizin terekedeki mallar üzerinde eşit hakları vardır. Ancak MY m. 598 bu kurala bir ayrıksı durum öngörmüştür (İmre, 1978).

Gerçekten de MY. 597 ve devamı m.’lerinde, düzenlenen tarımsal işletmeler ile ilgili özel hükümler, “mirasın eşit paylaştırılması ilkesine” önemli bir ayrıksı durum oluşturmaktadır. Bu maddelerde ya­pılan düzenleme ile mirasın aynen ve eşit olarak paylaşılması temelinden ayrılarak, tarımsal işletmelerin bir bütün olarak miras­çılardan birine özgülenmesi (tahsis edilmesi) olanağı tanınmıştır.

3.1. Tarımsal İşletmelerin Özgülenmesinin Koşulları

3.1.1. Ön Koşul: Mirasın Paylaştırılması

Tarımsal bir işletmenin özgülenebilmesi için her şeyden önce ortada bir tereke (miras bırakanın malvarlığı) bulunmalı; terekede de bir tarımsal işletme yer almalıdır. Miras olgusunun söz konusu ol­madığı durumlarda, tarımsal miras hukukuyla ilgili kuralların uy­gulanması, dolayısıyla tarımsal işletmenin özgülenmesi olanaklı değildir. Tüm bunlardan başka Özgülenme için tarımsal işletmenin bulunduğu bir terekenin mirasçılarca paylaşılmasının istenmiş ol­ması gerekmektedir. Diğer bir deyişle mirasın paylaşılması işlem­leri sürdüğü sürece Özgülenme istemi ileri sürülebilmektedir. Eğer mirasın paylaştırılması gerçekleşmişse artık; böyle bir isteme olumlu yanıt verilemeyecektir. Kısaca özgülemenin ön koşulu; için­de tarımsal bir işletme bulunan tereke mallarının paylaştırılması sürüyor olmasıdır (Zevkliler, 1970);

3.1.2. Nesnel Koşul (İşletme ile İlgili Koşul)

3.1.2.1. Terekede Tarımsal İşletme Bulunması

Miras bırakanın terekesinde, taşınır ve taşınmaz bir çok mal bulunabilir, Yine bunların arasında işletme niteliğini taşıyan tica­ri, sınai veya tarımsal îşletmelerden; bir veya bir kaçı bulunabilir. İşte bu işletmelerden tarımsal nitelik taşıyanı varsa özgülerime ile l” ilgili kurallar uygulanabilir. Türk hukuk öğretisinde “tarımsal işletme” kavramı çeşitli yazarlarca değişik anlaşılmaktadır. Yargıtay ise 1984 tarihli bir kararında; tarımsal işletmeyi, “toprak, yapı, araç-gereç, hayvan ve sermaye unsurlarından oluşan, tarımsal alanda üretim yapan belirli büyüklüğe sahip ekonomik bütünlük” Dolarak tanımlamıştır. Bu konudaki tartışmalara girmeden, Yargıtay’ın yukarıdaki tanımı bu çalışma boyunca temel alınacaktır.

3.1.2.2. İşletmenin Ekonomik Bir Birlik Durumunda İşletilmesi

Tarımsal işletmenin mirasçılardan birisine tümü ile özgülenebilmesi için “tarımsal işletme ekonomik yönden bir birlik (bütün)” durumunda olmalıdır. Tarımsal işletmenin bir bütün olması, yalnızca ekonomik anlamdadır, Diğer bir deyişle tarımsal işletmeyi oluşturan unsurlar yönünden “bir amaç ve işbirliği bağlı bulunması” yeterlidir. Somut anlamda, dış görünüm yönünden bir birlik içinde bulunması, örneğin toprak öğesinin tek parça durumunda olması gerekmez. İşletmenin bir merkezden, yönetilmesi ve unsurları bir arada bulunmasa bile ekonomik anlamda işlevini yerine getirecek olması durumunda ekonomik bir birlikten söz edilebilir.

(1)   Yargıtay 2. H. D. 4.10.1984 T.E. 5667/7379 K.

Tarımsal işletme; toprak, yapı, araç-gereç, hayvan ve sermaye unsurlarından oluşan, tarımsal alanda üretim yapan, belirli Büyüklüğe sahip ekonomik bir bütünlüktür. Özgüleme için miras bırakanın ölümü anında ekonomik bütünlüğün bulun­ması zorunludur. MY. m. 59’de sözü edilen iktisadi vahdet halinde işletil­mekte olan zirai mallardan amaç, tarımsal değil tarımsal işletmedir. bitişik veya yan yana bulunmaları zorunluluğu yoktur. Buna karşılık İsviçre’deki uygulamaya göre- tarımsal işletmede bulunması zorunlu sayılan binaların hiç olmaması durumunda o işletme eko­nomik yönden bir birlik göstermediğinden özgülenme uygulanmamaktadır. Ülkemizde ise bu tür bir yaklaşımın benimsenmesi du­rumunda tarımsal işletmelerin büyük bir çoğunluğu bu koşula uygun olmadığı için özgüleme iyice zorlaşacağından bu görüşün ka­bul edilmesi bugün için olanaksızdır (2).

Tüm bunlara ek olarak bir tarımsal işletmenin ekonomik bir birliğe sahip sayılabilmesi için tarımsal işletmenin unsurlarının yani toprak, bina, hayvan, araç-gereç ve diğerlerinin ayrı kişiye, yani miras bırakana ait olması
gereklidir (3) (Zevkliler, 1970).

3.1.2.3. İşletmenin Yeterli Büyüklüğe Sahip Olması

Bu koşul İsviçre Medeni Yasasından çeviri yapılırken Türk MY’na alınmamıştır. Oysa bu koşul; tarımsal işletmelerin verimsiz işletilmeleri sonucunu doğuracak derecede parçalanması önlemeye yöneliktir. Özellikle Avrupa Birliğine katılmayı isteyen Türki­ye’nin, Birliğin Tarımsal Yapı Politikasına uyum sağlayacak biçim­de tarımsal işletme varlığına ulaşabilmesi için mutlaka gidermesi gereken bir eksikliktir. Çünkü bu koşul, aynı zamanda tarımsal iş­letmenin paylaştırılması yasağının ekonomik sınırını da çizer. Bu­radaki düzenlemenin amacı; tarımsal işletmelerin elden geldiğince bu büyüklüklerinin sağlanmasıdır (Zevkliler, 1970).

(2).   Y. 6. H. D. 18.10,1966 T. E. 3992/4322 K.

Tahsisi istenilen çiftliğin iktisaden müstakil bir vahdet halinde işletilmesi,
ve heyeti umumiyesindeki mesaiyi idare edecek merkezi tesisat ve tertibatı
mahsusa mevcut olup olmadığı tahkik edilip şayet tahsisi talep mevcut ise
çiftliğin talepte bulunan tahsisi icap eder.

(3)   Y2.HD 01.04.1952T.E. 1139/2022K.

Tahsisi istenilen çiftliğin ekonomik bağımsız bir bütünlük halinde işletilmesi ve tamamını idare edecek merkezi tesisat ve tertibatın bulunup bulunma­dığını incelemek ve tahsisi isteğinde bulunan paydaşın ekonomik ve çalışma durumu bu yerin bütününü işletmeye elverişli ise o zaman çiftliğin tahsisi hakkında karar vermek gerekir.

Tarımsal işletmenin yeterli tarımsal yarlığa sahip olması, kendi olanak ve araçlarıyla işletilen bir tarımsal işletmenin üzerinde çalışan çiftçi ile aile bireylerinin geçimini sağlayabilecek ve çiftçilikle uğraşmak üzere elverişli bir iş alanı sunabilecek nitelikte ol­ması demektir. Yeterli büyüklüğün saptanmasında ölçü olarak; ta­rımsal işletmenin 1)geliri, 2) işgücü, 3) yüzölçümü, 4)İşletmedeki toplam sermaye, 5) İşletmede kullanılan yıllık giderler toplamı esas alınmaktadır (Zevkliler/İ970).

Yukarıda da belirtildiği üzere MY’da bu konuda hiç bir düzenle­me ve açıklık yoktur. İşletmenin yeterli büyüklüğü saptanırken, işletmenin getirdiği gelir; çiftçi ailesinin geçimini sağlamaya, bunun yanında işletme için zorunlu olan araç ve gereçleri satın almaya, işletmenin düzenlenmesine, yatırımlara ve aldığı kredileri zama­nında ödemeye yeterli olmalıdır (Zevkliler, 1970)

Tarımsal işletmenin yeterli büyüklüğü saptanırken, özellikle miras yolu ile işletmenin özgülenmesinin söz konusu olduğu durumlarda gerek tarımsal işletmenin gerekse mirasçıların durumu ve özellikleri, göz önünde bulundurulmalıdır. Tarımsal işletme yö­nünden, işletmenin bulunduğu bölge, topraklarının genişliği ve özellikleri; mirasçılar yönünden ise özgülemeyi isteyen mirasçının aile bireylerinin sayısı ve işletmede çalışabilecek işgücü sayısı göz
önünde tutulmalıdır. Buradan çıkarılacak sonuç; her olayda koşul­
lan ayrı ayrı ele alıp ondan sonra tarımsal işletmenin yeterli ,olup
olmadığına karar verilmesi gerektiğidir. Bu kararı verecek olan ki­şi de, davaya bakan yargıçtır (Berki, 1975).

3.1.3. Öznel Koşul (Mirasçılarla İlgili Koşul)

Tarımsal işletmenin mirasçılardan birine tüm olarak özgülenebilmesi için işletmeyle ilgili koşulların yanında işletme kendisine verilecek mirasçı yönünden de bazı koşulların varlığı gereklidir.

3.1.3.1. Birden Çok Mirasçının Bulunması ve Özgüleme İstemi

Tarımsal işletmenin mirasçılardan birine tüm olarak özgülenebilmesi için ortada birden çok mirasçı bulunması ve bunlardan birinin yada bir kaçının tarımsal işletmenin özgülenmesini isteme­si gerekir.

Miras bırakanın hiç mirasçısı olmaması durumunda genel kural
gereği Devlet mirasçı olur. Eğer tek bir mirasçı varsa hukuken ve
eylemli olarak miras bırakanın tüm malvarlığı bu mirasçısına kalacağından her iki durumda da özgülemenin gereği kendiliğinden ortadan kalkar. Bu yüzden birden çok mirasçının olması ve bunlar­dan bir veya birden çoğunun özgüleme istemesi gerekir. Mirasçılardan birisi istemedikçe yargıç kendiliğinden tarımsal işletmenin özgülenmesine karar veremez (İnan; 1982).

Özgüleme istemi sıkı sıkıya kişiye bağlı bir hak olup, yasal ve­
ya atanmış (mansup) (1) mirasçılarca istenebilir. Sağ kalan eş de altsoy (füru) (2) ile birlikte mirasçı olmuş ise ve yararlanma (inti­fa) (3) hakkını seçmemişse, terekedeki tarımsal işletmenin kendi­sine özgülenmesini isteyebilir, (İmre, 1978) Özgüleme isteminin ne biçimde yapılacağı konusunda MY’de,  herhangi bir açıklık yoktur. Öğretide ise bu istemin biçime bağlı olmadığı yani resmi biçimde, adi yazılı ve hatta sözlü olarak yapılabileceği kabul edilmekle beraber İsviçre’de olduğu gibi dava yoluy­la yapılması daha yerinde olur.

3.1.3.2. Özgüleme İsteyen Mirasçının Ehil Olması

Her şeyden önce özgülenen istemini ileri süren mirasçının, MY anlamında ehil olması yani eylem ehliyeti (4),bulunması gerekir. Sadece genel anlamda ehil olmak yeterli değildir. Özgüleme isteyen mirasçının, tarımsal işletmeyi, işletmeye ehil olması, fizikî, meslekî, aklî ve fikrî yönlerden tarımsal işletmeyi gerektiği biçim­de işletebilecek durumda bulunması demektir (Cin, 1979). Oysa Özgüleme isteminde bulunan mirasçı, tarımsal işletmeyi yasada Öngörülenden değişik bir amaç için istiyorsa reddedilmelidir.

(4)   ATF 95394 JT 1970 283.

İs­viçre Federal Mahkemesi (İFM) tarımsal işletmenin 18 yaşını doldurmuş olması doldurmamış olan bir mirasçıya özgülenebileceğine karar vermiştir (5) İstemde bulunan mirasçının ehil olup olmadığının değerlendir­mesi yargıcındır. Değerlendirme hakkını kullanırken yargıç o olayın özelliklerine göre özgülenmesini isteyen mirasçı ile diğer mirasçıların özelliklerini, tarımsal işletmenin bulunduğu bölgede, aynı özellikleri taşıyan bir tarımsal işletmeyi işletebilmek için geçerli olan ortalama ehliyet ölçüsünü ye özgülenmesi istenen işletmenin özel­liklerini göz önüne almalıdır (6)

Tarımsal işletmeyi işletmeye ehil olmak, tarımsal işletmeyi biz­zat işletmeyi gerektirir mi gerektirmez mi sorusuna da neden olmaktadır. Asıl olan işletmenin özgülerime isteyen mirasçının yönetimi altında ve onun sorumluluğunda işletilecek olmasıdır. İşletmenin kâhya veya müdür eliyle işletilecek olması da olanaklıdır. İşletmeyi bizzat işletmeyen mirasçının ehil olması demek, işletmesinin işletilme yönetimini ve gidişini “gerektiğinde denetleyebilme­si ve aksaklıklarla eksiklerinin ortadan kaldırılmasını sağlayabile­cek ehliyete sahip olması demektir (Zevkliler, 1970). Fakat Yargıtay, ehil olmayı bizzat işletmek olarak anlamaktadır. (Y. 12. HD, 7.1.1949 T.E. 6430/76 K.) (7). Oysa İsviçre Federal Mahkemesi (İFM) ATF 7121JT 1943365,  “Mirasçılardan” biri tarımsal işletmenin kendisine özgülenmesini isteyebilir. İşletmeyi bizzat işletmeyecek olsa bile mirasçı tarımsal işletme 18 yaşını doldurmamış olan mirasçıya özgülendirilebilir. Eğer bu mirasçının eğitimi, yeteneği, kişisel tercihi ve amacı böyle bir işletmenin işletilmesine yönelmişse ve bu işletmeyi idare edebilecek durumda ise bu taktirde tarımsal işletme o kişiye özgülenmelidir. ”

ATF 646 JT1939130

Mirasçılar arasında seçim yapılması gerektiğinde o döneme kadar tarımsal
işletmede yaşamış kendi ve ailesinin geçimini oradan sağlayan mirasçı,
farklı bir yerden ve bağımsız bir biçimde geçimini sağlayan mirasçı karşısında üstün tutulmalıdır.

Yargıtay 12. HD. 7.1.1949 T. E. 6430/76 K.

Tahsis isteğinde bulunan paydaşın işletmeyi işletmeye ehil olması hususu
tayin ve tespit edilirken, işletmeyi bizzat işletecek olması asıl olduğundan
bu şart gerçekleştiği takdirde çiftliğin tahsisi hakkında karar vermek gerekir.

İşletmenin yönetimi bir üçüncü kişiye bırakabilir ve eğer yeterli idareci seçebilecek ve işletmenin muhasebesini kontrol ye idare edebilecek ise tarımsal işletme bu kişiye özgülenebilir, (ATF 92 254 JT 11967584)

(8)    ATF 69 385 JT 1944 356

Tarımsal işletmenin mirasçılardan birisine özgülenmesi durumunda muri­sin oğullarının diğer mirasçılar karşısında öncelik haklan vardır.

3.1.3.3. Birden Çok Özgüleme İstemi Durumunda Seçim

Aynı anda birden, çok mirasçı tarımsal işletmenin kendisine özgülenmesini isterse hangisine özgüleneceğine yargıç karar verecektir (MY m.589/1). Bu kararı verirken yargıç yasanın kendisine gösterdiği ölçülerden yararlanır. Özgüleme1 karan aşağıdaki sıraya göre yapılır: (1) Öncelikle “yasada öngörülen ölçülerin uygulanma­sı gerekir. Bölgesel adetler, Öncelik sırasını ortadan kaldırması için yasada başlıca iki ölçüt öngörülmüştür,(Naim, 1982): Bunlar­dan birincisi; miras bırakanın erkek altsoyunun, kız altsoydan ön­ce gelmesidir (8). Mirasçılardan erkeklerin önceliği ilkesi, yalnızca miras bırakanın altsoyu için söz konusudur. Yani miras bırakanın oğlu ile kızı arasında seçim yapmak gerekince oğlunun ehil olması koşuluyla söz konusu olur. Yoksa kız alt sayı, daha ehil ise bu du­rumda artık işletme ona özgülenin ikinci ölçüt, işletmeyi bizzat işletecek olan mirasçının, öbür mirasçılardan önce gelmesidir. Bu durumda işletmeyi bizzat işletmek demek, işletmede bedenen ça­lışma ve yönetme anlamına gelir. Mirasçı ile birlikte ailesinin de çalışması, bizzat işletme niteliğini ortadan kaldırmaz. Burada asıl olan işletmenin mirasçının yönetimi ve kontrolü altında işletilme­sidir. (2) Eğer yasayla getirilen ölçü yeterli, olmazsa, yargıç bölge­sel adetlere göre karar verir. Ancak ülkemizde bu konuda hiçbir adet bulunmadığını belirtmek yerinde olur. (3) Tarımsal işletme­nin bulunduğu bölgede konuyla ilgili adet yoksa, yargıç özgülenme isteyen mirasçıların “kişisel durum ve Özelliklerini” ayrı ayrı göz önüne alarak karar verir. Bunun için de yargıç, her olayın özelliği­ni ve mirasçıların durumunu ayrı ayrı değerlendirmek durumundadır. Mirasçıların meslekî, ahlakî, toplumsal, ekonomik ve ailevi durum ve özellikleri önceliğin saptanmasında birer ölçüt olabilir. Tarımsal işletmeye daha çok gereksinimi olan veya bütün zaman ve çalışmasını tarımsal işletmeye verecek olan diğer mirasçılar tercih edilir. Genç mirasçılara, yaşlılara nazaran öncelik tanınır. Miras bırakanın 18 yaşını geçmiş bile olsa sağlığında onunla birlikte tarımsal işletmede çalışan mirasçı ya da tarımsal işletmede karısı ve çocuklar ile birlikte çalışacak mirasçı bulunması öncelik nedenidir. Tarımsal işletmenin kendisine özgülenmesi durumunda, diğer mirasçıların paylarını kolaylıkla Ödeyebilecek ve parasal olanakları ile işletmeyi en iyi yönetebilecek olan mirasçıya öncelik tanınır. Yargıç, özgüleme yaparken tüm mirasçılarının çoğunun ne yolda düşündüğünü öğrenmelidir (İmre, 1978)

3.2. Tarımsal İşletmenin Özgülenmesinin Yapılması

3.2.1.Özgüleme Kararı

Yukarıda sayılan koşulların varlığı durumunda tarımsal işlet­me mirasçılardan birine tüm olarak özgülenebilir. Verilen özgüle­me kararı, mirasın paylaştırılması niteliğindedir.

Özgülemeye yetkili organ Türk hukukunda “mahkeme” olmak­la birlikte, yasada bunun hangi mahkeme olduğu açıkça belirtilmemiştir. Yetkili mahkeme, “miras bırakanın son ikametgahı mahkemesidir” (MY. m. 518). Görevli mahkeme konusunda Yargıtay, HUMY m. 561 ve m. 598’e göre “Sulh Hukuk Mahkemesi” görevli olduğuna karar vermiştir (YGHK 18.10.1966 T.E. 3992/4322 K).

3.2.2.       Özgülemenin Yapılma Yöntemi

Özgülemenin yapılmasında kural, terekede bulunan tarımsal işletmenin mirasçılardan birine tüm olarak, parçalanmadan özgülenmesidir. Ancak bu kurala bir takım ayrıksı getirilmiştir: (1) Mi­rasçılardan hiç birisinin özgülenme istememiş olması durumunda yargıç kendiliğinden özgüleme karan veremez. Mirasçılar bu du­rumda kendi aralarında belirli bir paylaştırma yöntemi kararlaştı­rarak; tereke mallarını diledikleri gibi paylaşabilirler. Bunu önle­yecek herhangi bir kural ”Türk hukukunda yoktur. (2) Tarımsal iş­letmenin birden çok işletme niteliğindeki parçalara ayrılması yoluyla bunların istemde bulunan mirasçılara ayrı ayrı Özgülenmesi­dir. Bu ayrıksının uygulanabilmesi için tarımsal işletmeyi işletme­ye ehil birden çok mirasçının, birden çok yeterli büyüklüğe ayrıla­bilecek tarımsal işletmenin bulunması ve bunların parçalanarak özgülenmesinin istenmesi gerekir. (3) İşletmenin birden çok miras­çıya birlikte özgülenmesidir. Bu durumda ortak paydaşlık (müşte­rek mülkiyet) kurallara/geçerli olacaktır. Verilen özgülerde karan, mirasın paylaştırılması niteliğindedir.

4.ÖZGÜLEMENİN HÜKÜM VE SONUÇLARI

4.1. Diğer Mirasçıların Paylarının Ödenmesi

Özgülenme bir paylaştırma işlemi olmasına karşın, özgülenme dışında da bir takım paylaştırma işlemleri vardır. Bu nedenle tarımsal işletme tüm olarak mirasçılardan birine özgülendikten son­ra, mirasın tamamen paylaşılmasına dek, mirasçılar arasındaki ilişkiler sürer. Eğer tarımsal işletme terekedeki tek mal ise veya terekedeki diğer mallar mirasçıların paylarını karşılamıyorsa, bu
durumda tarımsal işletme kendisine özgülenen mirasçı, öbür mirasçılara paylarının eksik kalan kısmını ödemek zorunda kalır. Bu onun için bir borç niteliğinde olup, tarımsal işletmenin, özgülenmesi nedeni ile doğmuştur. Aynı zamanda alacaklı durumda olan mi­rasçının bu hakkı yasal ipotek ile teminat altına alınmıştır. İşlet­menin özgülendiği mirasçının ödeyeceği para “miras payı” niteliği­ni taşımaktadır. Yani yapılan ödeme terekeden çıkan bir malın ta­rımsal işletmenin yerini almakta, böylece tarımsal işletmeden pay almayan diğer mirasçıların genellikle paylarının para biçimin­de verilmesine dönüşmektedir.

4.1.1. Ödeme İçin Özgülenen Mallara Değer Biçilmesi

Ödemede ortaya çıkan en önemli sorun; bu payların ne oranda ödeneceği ve ödenecek miktarın ne biçimde saptanacağıdır. MY. m. 597’e göre özgülenen malların tümüne tek bir değer belirlenecektir. Ancak bunun hangi değer üzerinden olacağı yasada düzenlen­memiştir. Bu durum bugüne dek uygulama yolu ile de çözüme ka­vuşturulmuş değildir

Özgülenme durumunda işletmenin değerinin belirlenmesinde iki türlü değer söz konusu olabilir: Satış veya gelir değeri. Satış de­ğeri, tarımsal işletmenin özgür olarak piyasada satışı ile elde edi­lebilen karşılıktır. Gelir değeri, tarımsal işletmenin giderleri ile amortisman payı çıktıktan sonra, bir yılda getirdiği gelirin belirli
bir faiz haddiyle kapitalizasyonu yoluyla elde edilen değerdir (Zevkliler, 1970).

İşletmenin özgülenmesi halinde bu değerlerden hangisinin te­mel alınacağı konusunda Türk hukukunda bir hüküm yoktur. Yanlar arasında anlaşma sağlanabilirse,’ anlaştıkları değer; anlaşa­mazlarsa – MY’nin emredici hükmü gereği yargıcın ‘bilirkişilere başvurması gerektiğinden,’bilirkişilerce saptanacak değer temel, alınacaktır. Bu nedenle ortaya değerleme sonucu belirlenmiş bir değer çıkacaktır. Böylece her bilirkişiye göre değişen bu değer ke­sin ve tek olmayacaktır. Böyle olunca da, her olayda başka başka değer belirlenmeleriyle karşılaşılacak, ortaya eşitlik ve hakçalık il­kesine aykırı bir durum çıkacaktır. Bu yüzden yasadaki boşluk yargıç tarafından doldurulmalı ve bilirkişiye belli bir değere göre değerleme yapması emri verilmelidir. Bu değerin “gelir değeri” ol­ması işletmenin çıkarına olacaktır. Yasadaki düzenlemenin amacı, işletmenin bütünlüğünü ve varlığını korumak olduğuna göre diğer mirasçıların zarara uğrayacağı ve adaletsizlik doğacağı gerekçesi doğru değildir. Özgülenen mirasçının parasal açıdan büyük yük al­tına sokulması asıl doğru olmayacaktır, işletmenin değeri hesapla­nırken hakçalık (hakkaniyet) ilkesi göz önünde tutulmalı ve işlet­me kendi geliri ile ödeyebileceği bir borç altına sokulmalıdır. Ayrı­ca gelir değeri satış değeri gibi kısa zamanda değişiklik gösterme­diğinden daha nesneldir (Zevkliler, 1970). Gelir değeri yöntemiyle bulunan değer, miras bırakanın terekesinin aktifine eklenir.

Gelir değeri üzerinden hesaplamanın bir takım ayrıksıları var­dır:

(1) Tarımsal işletme ile birlikte bulunan ve ekonomik yönden tarımsal işletmeye bağ olan yan işletmelerin değeri, satış değeri üzerinden hesaplanır.

(2) Özlenen mirasçı daha önceden işletmeyi gelir değerinden fazlaya almaya hâzır olduğunu bildirmesi durumunda, artık özgülemenin gelir değerinden yapılmasını istemesi olanaksızdır

4.1.2. Ödeme Biçimi

Miras bırakanın terekesinde, tarımsal işletme dışında başka mallar da bulunabilir. Bu mallarla, tarımsal işletmenin özgülendiği mirasçı dışındaki mirasçıların payları ödenir. Diğer bir deyişle böyle bir durumda, tarımsal işletme kendisine özgülenen mirasçı­nın payına tarımsal işletme, öbür mirasçıların paylarına da tarımsal işletme dışındaki mallar düşmüş olacaktır. İşletme kendisine özgülenen mirasçının diğer mirasçıların paylarını ödemede güçlük çekmeleri durumunda yasada bir takım önlemler alınmak yoluyla ödeme kolaylıkları getirilmiştir. İleride “mirasçıların korunması” başlığı altında bu önlemler daha ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

4.2. Özgülenen Mirasçı ile Diğer Mirasçılar Arasındaki İlişkiler

Terekede bulunan tarımsal işletmenin mirasçılardan birine özgülenmesi durumunda kendisine özgüleme yapılan mirasçı ile diğerleri arasında bazı ilişkiler doğar. Bu ilişkilerin başında, tarımsal işletmenin değerinin ve öbür mirasçıların paylarının belirlenerek ödenmesi gelir. Bundan başka tarımsal işletme kendisine özgülenecek olan mirasçı ile öbür mirasçıların bir takım karşılıklı hak ve borçlan vardır.

4.2.1. Özgüleme Yapılacak Mirasçının Hakları

Özgülenen mirasçı, diğer mirasçıların paylarını ödemek zorun­dadır. Diğer mirasçıların paylan, tarımsal işletme üzerinde yasa­dan doğan bir ipotekle güvence altına alınmıştır (MY. m. 601). Pay­lan ödenmez ise diğer mirasçılar yasal ipotek haklarına dayana­rak miras payı alacaklarını tarımsal işletmeyi sattırmak yolu ile almak ve izlemek yoluna gidebilirler. Böyle bir sonuç tarımsal iş­letme açısından çok sakıncalı olduğundan, diğer mirasçıların paylarının ödenemeyeceği durumlarda, işletmenin korunması için, özgülenen mirasçıya, “mirasın paylaşılmasının ertelenmesini isteme hakkı” verilmiştir.

Diğer mirasçılara ödenecek paylarla işletmenin o zamana kadar yüklendiği borçların toplamı, işletmenin gelir değerinin 3/4’ünü aşarsa, özgülenen mirasçı, mirasın paylaşılmasının elverişli bir za­mana ertelenmesini isteyebilir (MY. m. 599/1). Böyle bir durumda mirasçılar arasında paylaştırmaya bir hak tanınmasının nedeni,
işletmenin aşın borçlanmasını önlemek ve diğer mirasçıların paylarını, kolaylıkla ve zarara uğramadan ödeyebilmesini sağlamaktır (Zevkliler, 1970).

Ortaklığa katılan mirasçılar, tarımsal işletmenin tümü üzerinde elbirliği (iştirak) durumunda mülkiyet hakkına sahiptirler. An­cak işletmeyi işleten mirasçının, diğer mirasçıların iznini almadan yapabileceği bir çok işlem vardır, yetkileri çok geniştir. Tarımsal işletmeyi yönetir ve işletir; bunu diğer mirasçıların katılımı olma­dan, onlardan bağımsız kendi basma kullanır, sanki tek başına iye (malik) imiş gibi hareket eder. Ayrıca ortaklığı temsil etme yönün­den de geniş yetkileri bulunmaktadır.

Özgülenen mirasçı yıllık belirli bir kazanç payı dağıtır. Bu ka­zanç payı dağıtımı, miras paylarına mahsup edilmez. Ancak özgüleme yapılan mirasçı, işletmeyi işletmesinden ve yönetmesinden dolayı belirli bir ücret alır.

Mirasın paylaşılmasının ertelenmesiyle kurulan aile malları ortaklığına bütün mirasçılar katılmak zorunda değildir (MY. m. 601).Ortaklığa katılmayan mirasçı ileride ödenmek üzere alacak hakki karşılığı irat senedi alır. Bu durumda miras, bu mirasçılar yönün­den paylaşılmış sayılır. Ayrıca işletmenin gelirinden pay almazlar ancak alacaklarına karşılık belirli bir faiz ödenir.

Aile malları ortaklığı (1) mirasçıların aralarında anlaşmaları, (MY. m. 330/1) veya (2) ortaklığın kaldırılabilmesi için gerekli koşullardan birinin ortaya çıkması durumunda kendiliğinden veya istemle sona erer. Bu sona erme nedenleri: (1) özgüleme yapılan” mirasçının öbür mirasçıların paylarını aşın borç altına girmeden ödeyebilecek duruma gelmesi, (2) özgüleme yapılan mirasçının ortaklığın sona ermesini istemesi, (3) bütün mirasçıların ortaklıktan ayrılmaları, (4) ortaklığın belirli bir süre için kurulmuş ve bu süre­nin dolmuş olması, (5) işletmeyi işleten mirasçının görevini gerek­tiğince yapamaması (6) işletmeyi işleten mirasçının görevini ge­rektiğince yapamaması, (7) işletme özgülenen mirasçının iflası ya’ da payına haciz konulması, (8) ortaklardan birinin haklı nedenler­le ortaklığın sona ermesini istemesidir.

4.2.2. İşletmenin Korunması

Tarımsal işletmenin korunması ve varlığını sürdürebilmesi için işletmenin özgülenmesi dışında başka yasal ve ekonomik önlemler de almak gerekir. Bu önlemler şunlardır:

(1) Tarımsal miras kuralları eksiksiz biçimde uygulanırsa tarımsal işletmelerin korunması ve varlıklarını sürdürmesi sağlanır. Yukarıdan beri anlatıla geldiği gibi tarımsal miras kuralları, tarım­sal işletmenin tüm olarak parçalanmadan mirasçılardan birisine özgülenmesinin yanı sıra, tarımsal işletmenin aşın borçlanması­nın ve yüküm altına girmesinin, tarım topraklarının sahibi ve onun mirasçıları tarafından dilediklerince kullanılarak kötüleşme­sinin önlenmesi, tarımsal işletmelerin bir spekülasyon aracı olarak kullanılmasının önlenmesi ve, bu nedenle satışlarının denetimi, devlet tarafından tarımsal işletmelere bazı yardımlar yapılması, miras bırakanın tarımsal işletme ile ilgili ölüme bağlı tasarrufları­nın kısıtlanması, tarımsal işletmeye elden geldiğince çiftçi olan ki­şilerin sahip olmasının sağlanması gibi önlemlerden oluşur (Zevk­liler, 1970). Bu kurallar hep birbirini tamamlar ve bir bütün oluş­tururlar. Tarımsal işletmenin-özgülenmesi ile ilgili kurallar ancak, bu kurallarla birlikte uygulanırlarsa amaca ulaşabilirler.

(2) Çeşitli nedenlerle verimsiz bir şekilde işletilen, dağınık ve ‘küçük, işletme yapısı yönünden düzensizlik gösteren toprak parça­larının bir araya getirilerek düzenli ve verimli şekilde işletilmek ‘üzere birleştirilmesi olan “toplulaştırma” yapıldığı bölgede işletmeler ve işletmeler arasındaki ilişkilerde düzenlilik sağlayarak; tarımsal işletmenin özgülenmesiyle ilgili kuralların uygulanabil­mesi için gerekli ortamı hazırlar (Aksoy, 1982).

Bu önlemlerin tümü tarımsal işletmelerin korunması ile ilgili olup, eksiksiz olarak uygulandıkları takdirde, tarımsal işletmelerin özgülenmesi ile ilgili kurallar gerektiğince ve eksiksiz olarak uygulanabilir.

4.2.3. Özgülenen Mirasçı Dışındaki Mirasçıların Hakları

(1) Ortaklık paylarının ödenmesini isteme hakkı, (2) İşletmenin iyi bir biçimde işletilmesini istemek hakkı, (3) İşletmenin özgülenmesinden sonra belirli bir süre içinde gelir değerinden yüksek bir değerle satılması halinde aradaki farktan paylarına düşen isteme hakkı, (4) İşletmenin yönetimine katılarak ortaklık mallarından yararlanmayı isteme hakkı.

4.3. Özgülemenin Sonuçları;

Tarımsal işletmenin mirasçılardan sadece birisine özgülenmesi diğer mirasçılar bakımından bir takım ekonomik ve toplumsal sorunlara neden olabilir. Ya da tarımsal işletmenin düzenli ve verimli çalışmasını engelleyen durumlar ortaya çıkabilir. İşte özgülenmenin yapılmasından sonra çözümlenmesi gerekli sorunlara karşı bir takım önlemler alınması da gerekmektedir.

Özgülenen mirasçı dışındaki mirasçıların yoksulluğa düşmesi söz konusu olabileceğinden zarara uğrayan ve güç duruma düşen mirasçılara bakılması ve gözetilmesi gerekir. Bu nafaka bağlanma-sı veya hiç olmazsa kendilerine işletmede ücretli bir iş verilmesi biçiminde olabilir. Özgülenen mirasçı dışındaki mirasçılar işsiz kaldığı için kente göç etmeyi düşünebilirler. Özellikle Türkiye’de gibi ailenin tüm bireylerinin toprakla uğraştığı durumlarda bu sonuç mutlaktır. Önlem olarak tarımsal işletmenin elden geldiğince birden çok mirasçıya birlikte veya parçalanarak özgülenmesi düşünülebilir. Bir diğer önlem de ortaya çıkacak fazla nüfusu  toprak sahibi yapabilmek için toprak reformuna gitmektir, hızla artan tarımsal nüfus karşısında toprağa yeniden istem olacağından bu ancak geçici nitelikte bir önlemdir. Bu nedenle temel çözüm “sanayileşmeden” geçmektedir.

  1. UYGULAMADAKİ DURUM

MY’deki eksik ve yetersiz düzenleme; buna koşut olarak bölgesel örf ve adetlerin olmayışı nedeni ile Türkiye’de tarımsal miras kurallarının uygulanması ye bu konudaki mahkeme ve Yargıtay kararları yok denecek kadar azdır. Böyle olunca da tarımsal miras ile ilgili kurallar, uygulanamayan kurallar niteliğine dönülmüştür. Bu konuda gerek yayınlanmış Yargıtay kararlan gerekse bilim­sel yayınlar alınanlar arasında topu topu beş Yargıtay kararı bu gö­rüşü desteklemektedir.

  1. SONUÇ

Tarımsal miras konusundaki yasal düzenleme bir çok yönden eksik ve yetersizdir. Yukarıda anlatıldığı gibi yine Türkiye’de ta­rımsal miras kurallarının uygulanması ve bu konudaki Yargıtay kararlan yok denecek kadar azdır. Ülkemizde bu konuda oluşmuş bölgesel örf ve adetler de yoktur.

Tarımsal miras hukukunun, özellikle tarımsal işletmelerin özgülenmesi ile ilgili düzenlemelerinin gerektiği gibi uygulanabilme­si için bu konuda “tarımsal miras kurallarının bütünlüğünün sağ­lanması amacı” göz önünde tutulmalıdır (Zevkliler, 1970).Bununla birlikte aşağıdaki yasal düzenlemelerin de yapılması bu kuralların
yaşama geçmesi bakımından zorunludur:

1) Tarımsal işletmelerin, iyeleri veya mirasçıları tarafından dilediklerince satılması ve birer spekülasyon aracı olarak kullanıl­masını önleyici önlemler alınmalıdır.

2) Tarımsal işletmelerin, aşın borç ve yükü altına girmelerini önleyici hükümler getirilmelidir.

3) Miras bırakanın ölüme bağlı işlemleri tarımsal işletmeler bakımından sınırlandırılmalıdır.

4) Özgülenme için MY’de “tarımsal işletmenin yeterli ekonomik varlığı olması koşulu getirilmelidir.

5) Tarımsal işletmenin özgülenmesi mirasçıların istemesi koşula bağlı olmaktan çıkarılmalıdır.

6) Yargıcın özgülemeye,  satmaya yada paylaştırmaya karar vermesi  biçimindeki değerlendirme hakkı kaldırılmalı, sadece özgülenmeye karar verebileceğine ilişkin düzenleme yapılmalıdır.

7) Tarımsal işletmenin değerinin saptanmasında “gelir değeri”
esası getirilmelidir.

8) Tarımsal miras kurallarının tümü emredici nitelik taşımalıdır.

Tüm bu anlatılanlardan anlaşılması gereken şudur ki; Medeni Yasa ile bazı kurumlan düzenlerken yalnızca yasal kurallara bağlı kalmaktan kaçınıp, ekonomik ve sosyal gerçekleri de göz önüne almıştır. Günümüzün gerekleri yasal kurumları, yasa maddelerini katı birer hukuk aracı olarak ele almayı; önlemektedir. Yasa kurallarının günlük yaşantılara ve olaylara uydurulması, ekonomik il­kelerle yasal ilkelerin birlikte ele alınması ve sorunların buna göre çözümlenmesini zorunlu kılmaktadır.

Tarımsal arazilerin parçalanmasının MY’deki mirasta eşitlik ilkesi ile ilgili olmasının yani sıra, parçalanmanın asıl en önemli nedeni ülkemizdeki tarımsal nüfus ile tarımsal topraklar arasındaki dengesizliktir. Nüfus-toprak oranı elverişli duruma gelmedikçe diğer bir deyişle tarımdan gerekli sayıda nüfus çekilmedikçe, yapılacak hiç bir yasal düzenleme, tarım topraklarının parçalanmasını önleyemeyecektir.

KAYNAKLAR

AKSOY, S., 1984, Tarım Hukuku, A.Ü, Ziraat Fakültesi Yayınlan No: 254. Ankara

AYTER, N., 1978, Miras Hukuku, A.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınlan No: 297.

Ankara

BERKİ, Ş., 1975, Miras Hukuku, A-Ü. Hukuk Fakültesi Yayınlan No: 283. Ankara CİN, H., 1979, Eski ve Yeni Türk Hukukunda Tarım Arazilerinin Miras Yolu

İle intikali, A.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınlan No: 302. Ankara

DİE, 1927-1998, istatistik Yıllıkları, Başbakanlık Devlet istatistik Enstitüsü

Yayımı, Ankara.

DÜ.REN, A., 1972, Toprak Hukuku Dersleri, A.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları N

N:277. Ankara.

EREN, F., 1979, Tapulama Kanunu ve Toprak Reformu, A.Ü. Hukuk Fakülte

Yayınları No: 307. Ankara.

IMRE, Z., 1978, Türk Miras Hukuku, İ.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınlan No: 55 Ankara.

ÎNAN, A., 1982, Miras Hukuku,’ A.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınlan No: 334. Ankara;

TALiM, M., Türkiye’de Tarımın Yapısı ve Bu Yapının iyileştirilmesine ilişkin

Görüşler, Türkiye 2. iktisat Kongresi Tarım Komisyonu Tebliğler 1981.

İzmir.

ZEVKLİLER, A., 1970, Türk Miras Hukukunda Tarımsal işletmelerin Tahsis

A.Ü- Hukuk Fakültesi Yayınları No: 267. Ankara.

TAYŞI, İ., 1981, Türkiye’de Tarımın Yapısı ve Yeniden Düzenlenmesi, Türkiye !

İktisat Kongresi Tarım Komisyonu Tebliğleri. İzmir.

(*)    Dr. M. Çağrı Bağatur, İstanbul Barosuna kayıtlı avukattır.

Alternatif Uyuşmazlık Çözümü: Arabuluculuk

Alternatif Uyuşmazlık Çözümü ne demektir?

Uyuşmazlıkların mahkeme dışı çözüm yollarıyla etkin, hızlı ve daha düşük maliyetle çözüme kavuşturulması için düşünülen çözüm yollarına verilen genel addır. İngilizce ifadesinin baş harflerinin kısaltması olan ADR kısaltmasıyla bilinen alternatif uyuşmazlık çözüm yolları, mahkeme yargılamasına bir alternatif değil, uygun bir seçenek ve tamamlayıcıdır (Daha fazla bilgi için bkz. Wikipedia). Arabuluculuğun tarihçesi nedir? Arabuluculuk, her ne kadar bizim için çok yeni bir uyuşmazlık çözümü olsa da, arabuluculuğun tarihçesi 4000 yıl kadar önceye dayanmaktadır. Arabuluculuğun ilk tohumları bizim bugün üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada, yani Mezopotamya’da ve Sümer uygarlığında atılmıştır. Medeni ve ticari arabuluculuk ise, tarafların mahkemelerdeki maliyet ve zaman kaybından kurtulma gereksiniminin karşılanmasına yardım etmek için, yirminci yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkmıştır. Özellikle Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi’nin, 2008 tarihli AB Arabuluculuk Direktifi ile arabuluculuk kurumu için olumlu sonuçlar ortaya çıkmıştır. Direktifin amacı, arabuluculuğun desteklenmesi ve böylelikle mahkemelerle işbirliği yapılarak barışçıl çözüm yollarının yaygınlaşmasını sağlamaktır. Avrupa Birliği mevzuatına uyum kapsamında Alternatif Uyuşmazlık Çözümlerinden ülkemizde uygulanmaya başlanan en yenisidir. 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 07.06.2012 tarihinde yürürlüğe girmesi ile beraber ülkemizde arabuluculuk uygulamaları ilk defa yasal bir dayanak kazanmıştır.

Arabuluculuk işe yarayacak mı? En basit anlatımıyla arabuluculuk, güvenilir yansız bir kişi tarafından kolaylaştırılan oydaşmadır. Arabuluculuk, tarafların sulh olma iradesiyle bağımsız bir 3. kişiye (arabulucuya) gittikleri gizli, esnek, hızlı ve ucuz bir uyuşmazlık çözümüdür. Türkiye’de arabuluculuğun bir kurum kabulündeki amaç, yukarıdaki tanımda yer alan dört unsurun, mahkemelerde uygulanamıyor oluşudur.

Türk Hukuk Sistemi’nin kanayan yarası olan uzun yargılama nedeniyle adalet gecikmekte ve bu durum her iki tarafın da mağduriyeti ile sonuçlanmaktadır. Harvard Hukuk Fakültesinden Profesör Lawrence Tribe bu durumu; “Çok fazla hukuk, çok az adalet; çok fazla kural, çok az sonuç” biçiminde nitelendirmektedir. Şu an neredeyiz? İşin daha çok başındayız. Ülkemizde arabuluculuk kurumundan hızla herkes bilgi sahibi olmaya başlamıştır. Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Dairesi tarafından yapılan açıklamaya göre Mart 2015 itibariyle arabulucu önüne gelen 265 uyuşmazlığın 260’ı anlaşma ile sonuçlanmıştır. Arabuluculuk kültürünün yerleşmesi için Adalet Bakanlığı ve İngiliz Konsolosluğu’nun ortak projesi olan “Ticari Arabuluculuk İstanbul Model Projesi” Kapalıçarşı’da hayata geçirilmiştir. Bu proje kapsamında öncelikle Kapalıçarşı içinde arabuluculuk merkez ofisi kurulacak, akabinde merkezde görevlendirilecek arabulucular için özel bir eğitim programı oluşturulacaktır. Proje süresince Kapalıçarşı içerisinde merkezin faaliyetlerinin duyurulmasına yönelik olarak çeşitli etkinlikler ve farkındalık kampanyaları düzenlenecektir.

Arabuluculuk ülkemizde başarılı olur mu? Ülkemiz insanının karakteristik olarak olan sıcak yapısı ve kişilik özellikleri göz önüne alındığına arabuluculuk kurumunun kısa zamanda çok yaygın bir hale gelerek uyuşmazlık çözümlerinde başrol oynayacağını düşünüyorum.

Çözüm Arabuluculuk Derneği
Yönetim Kurulu Başkanı
Av. Arabulucu Dr. M. Çağrı Bağatur
Bağatur Avukatlık Bürosu
Kaynakça: GÜNGÖR, Hüseyin- Arabuluculuk – Mentis Yayıncılık, 2008 2008/52/EC Directive, a.1(1)

Yeni Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Yönetmeliği Neler Getiriyor?

YENİ ÖZEL EĞİTİM VE REHBERLİK HİZMETLERİ YÖNETMELİĞİ NELER GETİRİYOR?

Değişiklik önerileri ile birlikte yeni yönetmelik değerlendirmeleri

Genel eğitim sistemi içerisinde ve ona paralel olarak yürütülen özel eğitim çalışmaları; bilindiği üzere, Türkiye’de özel eğitime ilişkin süreç ve uygulamaları içeren en kapsamlı mevzuat olan 31.05.2006 tarih 26184 sayılı “Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği” (kısaca eski Yönetmelik) ile yürütülmektedir.

Ülkemizde 2012/2013 eğitim öğretim yılında örgün eğitimde; eğitimin tür ve kademelerinde toplam 25.305.960 öğrenci bulunmaktadır[1]. Özel eğitim gören öğrenci sayısı 252.025’ dir. Bu sayı genel eğitim ile oranlandığında yaklaşık %1 civarındadır. Özel eğitim gören öğrencilerden 161.205 öğrenci kaynaştırma yolu ile en az sınırlandırılmış ortamda doğal gelişim gösteren akranları ile birlikte eğitim görmektedir. Özel eğitim okul ve kurumlarına devam eden öğrenci sayısı 90.230’dur. Rehberlik Araştırma Merkezleri’nin sayı ve çalışmalarının artmasına paralel olarak önümüzdeki yıllarda genel eğitim sistemi içerisinde özel eğitim gören öğrenci sayısının çok az olduğunu, bu oranın hızla artacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Bankası (WB)’ın, 2011 yılında açıkladığı ve Şubat 2012’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından da Türkiye’de tanıtımı yapılan “Dünya Engellilik Raporu” nda engellilik ile ilgili ortaya çarpıcı ve önemli sonuçlar konmuştur.[2] Dünya Sağlık Örgütünün daha önceki araştırmalarında dünya nüfusunun yaklaşık %10 engelli iken, 2011 Dünya Engellilik Raporu’na göre %15 olduğu varsayılmaktadır. Buna göre yakın bir gelecekte sadece engellilik tanımı esas alındığında dahi en az 3.795.894 öğrencinin daha eğitsel değerlendirme ve tanılamasının yapılarak özel eğitim alması beklenmektedir. Özel eğitimin içerisinde engel tanımının özel gereksinimli bireylerin bir bölümünü kapsadığı düşünüldüğünde bu sayının gerçekte çok daha fazla olabileceği hususu da göz ardı edilmemelidir.

Kısaca, bu yönüyle bakıldığında yeni “Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Yönetmeliği” hepimizi ilgilendiren çok önemli bir yönetmeliktir.

MEB, Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından yapılan mevzuat değişikliği çalışması ile “Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği” ile 17.4.2001 tarih ve 4376 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Millî Eğitim Bakanlığı Rehberlik Ve Psikolojik Danışma Hizmetleri Yönetmeliği”’nin (kısaca Rehberlik Hizm.Yönetmeliği) birleştirilerek, “Özel Eğitim Ve Rehberlik Hizmetleri Yönetmeliği” (kısaca yeni Yönetmelik) adı altında tek bir başlık altında hazırlanan yönetmelik hazırlanmış ve kamuoyunun bilgisine sunulmuştur. Okullarda da rehberlik ve özel eğitim gibi en az iki birimin bulunması; tüm öğrencilerin fırsat eşitliği kapsamında eğitim almaları ve eğitimin bireyselleştirilmesi, öğrenci üstün yararı açısından bir gerekliliktir. Daha önce “Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği” şeklindeki yönetmelik, bu kez “Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Yönetmeliği” şeklinde yeniden düzenlenmiş, yönetmeliğin amaç kısmına “bu yönetmeliğin özel eğitim ihtiyacı olan bireylerin eğitim haklarından yararlanmalarının sağlanmasına” ve “okullardaki/kurumlardaki rehberlik ve psikolojik danışma hizmetlerinin yürütülmesine” dair esasları da kapsayacağı hususu eklenmiştir.

Güçlü eğitim ve buna paralel olarak düzenlenen özel eğitim hizmetleri; bu hizmetlerin etkin olarak alındığı güçlü okullar anlamına gelmektedir.

Söz konusu değişiklikler TC ve AB tarafından ortaklaşa finanse edilen ve Milli Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü koordinesinde yürütülen “Özel Eğitimin Güçlendirilmesi Projesi” kapsamında yapılan çalışmalarla uyumlu olarak yapılmış, bu yönetmelik taslağı ile ilk kez “Bütünleştirme” özel eğitimin amaç ve ilkeleri arasına alınarak geleceğe yönelik önemli bir adım atılmıştır.

Yeni yönetmelikle birlikte özel eğitimin amaç ve ilkeleri altında “bütünleştirme”’nin temel olarak hedef alınması; yönetmelikte bu kısımda “Türk Millî Eğitiminin genel amaç ve temel ilkeleri doğrultusunda; özel eğitim hizmetlerinin yürütülmesinde bütünleştirme temel olmak üzere, 573 sayılı Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede belirtilen özel eğitimin ilkeleri esas alınır” denmesi, özel eğitimde kaynaştırma uygulamalarından bütünleştirme uygulamaları daha doğrusu engelsiz okul modellerine doğru geçiş aşamasında çok önemli bir adımdır.

Söz konusu metin “Özel eğitim hizmetlerinin yürütülmesinde bütünleştirme temel olmak üzere, 573 sayılı Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede belirtilen özel eğitimin ilkeleri esas alınır” şeklindedir. Bu güne kadar ülkemizde özel eğitimde temel ilke en az sınırlandırılmış ortam ve kaynaştırma ilkesidir. Kaynaştırma uygulamalarında amaç; özel eğitime ihtiyacı olan bireylerin mümkün olduğu ölçüde doğal gelişim gösteren akranları ile aynı ortamda eğitim görmelerinin sağlanması iken bilindiği üzere, bütünleştirme uygulamaları ile bilindiği üzere eğitime erişimi mümkün kılmak üzere tüm okula ve öğrencilere yönelik bir yapılandırma söz konusudur. Yönetmeliğin “tanımlar” kısmında değişiklikler yapılmıştır. Bu maddede eski yönetmelikten farklı olarak “özel eğitim gerektiren durumlar”ın neler olduğu tanımlanmamış, sadece “özel eğitime ihtiyacı olan birey” tanımına yer verilmiştir. Yönetmelikte tek tek tıbbi tanılamadan çok eğitim gereksinimlerini öne çıkarmayı amaçlayan tek bir “özel eğitime ihtiyacı olan birey” tanımına yer verilmesi uluslararası sözleşmeler ve özel eğitim alanındaki yenilik ve değişikliklere koşut olarak çok yerinde ve doğru bir uygulamadır.

Yeni yönetmeliğin tanımlar maddesinde kaynaştırma ve bütünleştirme tanımlarının ayrı ayrı ve açıkça yer almasını önermekteyiz. Kaynaştırma yanında bütünleştirmeye temel ilke ve hedefler arasında yer verilmesi, özel eğitimde uygulamada karışıklığa yol açabilecektir. Dolayısıyla bu çok önemli iki kavramın tanımlar maddesi altında açıklamasının yapılması, aradaki farkın kanun koyucu tarafından dile getirilmesini geleceğe yönelik uygulamaların sağlıklı olarak yürütülmesi açısından daha uygun olacaktır.

Yönetmelik 2. Bölüm aynen muhafaza edilmiştir. Yeni yönetmelikte temel ilkelerin daha sadeleştiği; bireye ve bireysel farklılıklara saygı, bilimsellik, gizlilik, gelişimsel bir anlayış, önleyici/koruyucu yaklaşım, bireysel, kurumsal ve toplumsal özellikler ile ihtiyaçların göz önünde bulundurulması, hayat boyu rehberlik anlayışı, bireylerin yaş, gelişim özellikleri ve öğretim kademelerinin dikkate alınması, profesyonellik ile mesleki ve etik değerlere uyulması, ilgili tüm tarafların işbirliği ve eşgüdümü gibi uluslararası sözleşmeler, ilke ve uygulamalar doğrultusunda “çağdaş” “öncü” hususların yer aldığı görülmektedir.

Eski yönetmelikte mevcut olan ve hiçbir anlam ifade etmeyen Millî eğitim müdürlükleri, örgün ve yaygın eğitim kurumları, sağlık kuruluşları, üniversiteler, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna bağlı birimler ve yerel yönetim birimleri özel eğitime ihtiyacı olan bireylerin eğitsel değerlendirme ve tanılanması amacıyla RAM’a yönlendirilmesinde sorumluluğu paylaşırlar” maddesinin yönetmelikten çıkarıldığı görülmüştür.

İzleme eski yönetmelikte (madde 13) “Bireylerin gelişimlerinin izlenmesi; önerilen özel eğitim hizmetlerinin uygunluğunun ve BEP’lerinde yer alan amaçların gerçekleşme düzeyi bakımından değerlendirilerek her yıl eğitim planlarının yenilenmesi yoluyla yürütülür. Özel eğitime ihtiyacı olan bireylerin gelişimlerinin izlenmesine yönelik faaliyetler; özel eğitim hizmetleri kurulu, rehberlik ve araştırma merkezleri, okullar, kurumlar ve ailenin iş birliğiyle yürütülür” iken, yeni yönetmelikte (İzleme) (madde 9) “Özel eğitim hizmetlerinin planlanması ve eğitimde sürekliliğin sağlanması amacıyla erken çocukluk döneminden itibaren eğitimin her kademesinde özel eğitim ihtiyacı olan bireylerin gelişimlerinin izlenerek belgelendirilmesi esastır” şeklindedir.

Özel eğitim hizmetlerinde tanılama(tıbbi/eğitsel), yönlendirmeden sonra yer alan ve özel eğitimin gerçekleşme düzeyi, etkililik ve yararını ölçen “İzleme”’de belgelendirme esas alınmakla birlikte hala izleme görevini hangi kurum/kurumlar veya birimlerin yapacağı yeni yönetmelikte henüz net olarak ortaya konulmamıştır. “İzleme” fonksiyonunun en etkin olarak okullarda yerine getirileceğini düşünmekteyiz. Dolayısıyla resmi ve özel okul ve/veya kurumlarda “rehberlik birimleri” yanında “özel eğitim birimleri” bulunmalı, bu birimlerin bir görevi de izlemeye ve izleme sonuçları ile ilgili olarak İl/ilçe Milli Eğitim Müdürlüklerindeki “Özel Eğitim Hizmetleri Kurulu”nu (ve/veya RAM/Özel Eğitim Değerlendirme Kurulu) bilgilendirmek yolu ile “izleme” fonksiyonu yerine getirilebilir.

Yine yeni yönetmelikte, rehberlik başlığı altındaki ikinci bölümde rehberlik hizmet türleri tanımlanmıştır. Bunlar; eğitsel rehberlik, mesleki rehberlik, kişisel rehberlik olup, bu konuda hükümler getirilmesi son derece olumlu bir gelişmedir. Eski yönetmelikte bu gibi hükümler bulunmamaktadır.

Daha önce yönetmelikte beşinci kısımdaki EĞİTİM HİZMETLERİ başlığı adı altında bulunan bölüm yeni yönetmelikte üçüncü bölüm altına alınmıştır.

Yeni Yönetmelikte Özel eğitim ihtiyacı olan bireyler için her tür ve kademedeki okullarda/kurumlarda hizmetlerin yürütülmesinde (c) bendinde “Özel eğitim ihtiyacı olan bireylerin eğitimlerini kaynaştırma uygulamalarıyla sürdürmeleri esas olmakla birlikte özel eğitim okulları da açılabilir” ibaresinin eski yönetmelikte yer aldığı gibi; “Özel eğitim ihtiyacı olan bireylerin eğitimlerini kaynaştırma uygulamalarıyla sürdürmeleri esas olmakla “en az sınırlandırılmış ortamdan en çok sınırlandırılmış ortama doğru yapılır” şeklinde değiştirilmesini önermekteyiz. Bu şekilde kaynaştırma ya da ayrıştırma şeklinde bir uygulamadan çok, kaynaştırmanın temel olarak zorunlu tutulması, bu mümkün olamıyorsa (tam/yarı zamanlı kaynaştırma/tersine kaynaştırma), özel eğitim sınıfı (özel alt sınıf) uygulamaları (yeni yönetmelikte yer almıştır) bu mümkün olamıyorsa özel eğitim okul ve/veya kurumları şeklinde olduğunun belirtilmesinde yarar bulunmaktadır.

Yönetmelik beşinci bölüm PROGRAMLAR başlığını taşımaktadır. Bu bölüm altında ilk olarak “EĞİTİM PROGRAMLARI VE BEP” düzenlenmiştir.

Daha önce eski yönetmelikte bulunmayan Tamamlama programı” bu bölüm altına ilk kez yer verilmiştir buna göre; (madde 20) (1) 10 yaşına girmiş ve 18 yaşını tamamlamamış, okula hiç kayıt yaptırmamış bireylerden; eğitim uygulama ilkokullarına yerleştirme kararı verilenlerin, okullara devamının sağlanması amacıyla tamamlama programları düzenlenir. Söz konusu tamamlama programının yeni yönetmelikte yer almasının son derece önemli ve olumlu bir gelişmedir.

Yönetmelik üçüncü kısım KAYNAŞTIRMA UYGULAMALARI başlığını taşımaktadır. Buna göre; birinci bölüm KAYNAŞTIRMA UYGULAMALARI VE BAŞARININ DEĞERLENDİRİLMESİ’ ni içermektedir.

Eski yönetmelikte kaynaştırmaya ilişkin (madde 23) (f) bendinde yer alan “Kaynaştırma uygulamaları yapılan okul ve kurumlardaki personel, diğer öğrenciler ve onların aileleri özel eğitime ihtiyacı olan bireylerin özellikleri hakkında okul idaresince yapılan planlama doğrultusunda RAM, BEP geliştirme birimindeki ilgili kişilerce bilgilendirilir” düzenlemesinin önemli olduğuna inanıyor, bu hükmün yeni yönetmelik kapsamına da aynı şekilde alınmasında yarar bulunmaktadır. Özel eğitime ilişkin bilgilendirme çalışmalarının arttırılması, kaynaştırma uygulamalarının etkinliğini arttıracak, hayata geçirecek, yayılımını sağlayacaktır.

Madde metninde yer alan; tam zamanlı kaynaştırmaya devam eden öğrenciler ve özel eğitim sınıflarında eğitimlerine devam eden öğrencilerin yılsonu başarı puanı ayrı hesaplanması ve okul başarı puanı dışında tutulmasının fırsat eşitliği ilkesine aykırı olduğunu ve bu uygulamanın ayrımcılık teşkil edebileceği yönünde kaygılarımız bulunmaktadır. Bu hükmün madde metninden çıkarılmasının uygun olacağını düşünmekteyiz. Bir örnek vermek gerekirse tam zamanlı kaynaştırma uygulamalarında özel eğitime ihtiyaç duyan bireye diğer akranlarıyla aynı eğitim programı uygulanmakta ve okulu bitirdiğinde aynı bitirme belgesi verilmektedir. Bu öğrencinin sınav uyarlamaları, destek eğitim hizmetleri ve BEP kapsamında kendisine konulan hedefleri gerçekleştirmesi halinde aldığı başarı puanının ayrı tutulmasının Anayasa’da yer alan eşitlik ilkesine uygun olmadığı ileri sürülebilecektir.

Yönetmelik İkinci Kısım, ikinci bölüm ÖZEL EĞİTİM SINIFLARI’ na ayrılmıştır. Yeni yönetmelikte bu düzenleme ile tam zamanlı kaynaştırma uygulamaları yanında eski yönetmelikte olduğu gibi özel eğitim sınıfı uygulamalarına yer verilmiştir. Eski yönetmelikten farklı olarak özel eğitim sınıflarında; sadece görme ve işitme engelli öğrenciler için bulunduğu okulun eğitim programını uygulayan özel eğitim sınıfları açılabileceği, bunun dışında tüm özel eğitime ihtiyacı olan bireyler için özel eğitim programı uygulayan özel eğitim sınıfları açılabileceği, ayrıca tüm kademelerde açılan bu sınıflarda derslerin sınıf öğretmenleri tarafından okutulacağı öngörülmüştür. Bu düzenlemenin eski yönetmelikte yer aldığı şekliyle (belki biraz daha sadeleştirilerek kaleme alınmasını) değiştirilmesini önermekteyiz.

Ayrıca, özel eğitim programları uygulayan özel eğitim sınıflarında derslere giren sınıf öğretmenleri “özel eğitim öğretmeni” olmalıdır.

Yönetmelik üçüncü bölüm DESTEK EĞİTİM ODASI başlığını taşımaktadır.

Bu bölümün “Okul ve/veya Kurumlarda Destek Eğitim Hizmetleri” şeklinde değiştirilmesini önermekteyiz. Önerilen başlığın altında ilk kısım destek eğitim odasına, diğer kısım da destek eğitim personeline ilişkin olmalıdır. Okul ve/veya kurumlarda destek eğitim hizmetlerinin güçlendirilmesi, Rehabilitasyon merkezlerine olan ihtiyacı zaman içerisinde azaltarak minimuma indirecek, böylece bir yandan okul dışında eğitim kurumlarının azalmasına yol açacak, öte yandan okulları güçlendirecek, tüm öğrencilerin fırsat eşitliği kapsamında eğitim almalarını sağlayacaktır. Bu nedenle, bu bölümün değiştirilmesini ve kapsamının genişletilmesini öneriyoruz.

Yönetmelik dördüncü kısım OKULLAR VE KURUMLAR başlığını taşımakta olup birinci bölüm ÖZEL EĞİTİM OKUL VE KURUMLARI’na ayrılmıştır.

Yeni yönetmelik bu maddelerde ilk olarak 37 aydan gün alan ve 66 ayını doldurmayan çocuklar için özel eğitim anaokulu, 48 aydan gün alan 66 ayını doldurmayan çocuklar için özel eğitim okulları bünyesinde özel eğitim anasınıfları açılacağı düzenlenmiştir. Anasınıflarında sınırlı olarak ayrıştırma uygulamalarına yer verilmesinin uygun olacağını düşünüyoruz. Kaynaştırma ve bütünleştirme uygulamalarına erken başlanması uygulamanın etkinliği açısından son derece önemlidir.

Sadece gündüzlü ve/veya yatılı ilkokulların sadece.İşitme veya görme yetersizliği olan bireyler için açılacağı öngörülmüştür. Bu düzenleme uluslararası uygulamalara uygun ve yerinde bir uygulamadır.

İlköğretimlerini tamamlayan, genel, mesleki ve teknik ortaöğretim programlarına devam edemeyecek durumdaki özel eğitim ihtiyacı olan öğrencilere iş ve mesleğe yönelik bilgi ve beceriler kazandırmak amacıyla gündüzlü meslek okulları açılması, Eğitim Uygulama Ortaokulu’nu tamamlayan, genel, mesleki ve teknik ortaöğretim programlarına devam edemeyecek durumdaki orta veya ağır düzeyde zihinsel yetersizliği olan bireyler ile otistik bireyler için, işe yönelik beceriler kazandırmak amacıyla GÜNDÜZLÜ İŞ UYGULAMA OKULLARI açılması, mesleğe yönlendirmeye ilişkin düzenlemelerin de yerinde olduğunu düşünüyoruz.

Yönetmelik beşinci kısım Kurullar, Komisyonlar, Birimler ve Ekipler düzenlemektedir. Birinci bölüm, Milli Eğitim Müdürlüklerindeki Kurullar, Komisyonlar ve Birimleri düzenlemiştir.

Bu hükümler uyarınca, “Özel eğitim Hizmetleri Kurulu”; Özel eğitim değerlendirme kurul raporu doğrultusunda ve velinin/vasinin yazılı talebi dikkate alınarak bireyin resmî bir okula/kuruma yerleştirilmesine karar vermek ve gerekli özel eğitim tedbirlerini almakla görevlidir… Aynı zamanda bu kurul, Özel eğitim değerlendirme kurul raporu ve velinin/vasinin yazılı talebi doğrultusunda özel okullarda öğrenimlerini sürdüren öğrenciler için bulunduğu okulda kaynaştırmayla eğitime devam kararı alır. Özel eğitim ihtiyacı olan öğrenciler için velinin/vasinin yazılı başvurusu, öğretmenin uygun görüşü doğrultusunda velinin kendisi ya da veli tarafından sağlanacak bir kişinin öğrenciye destek olmak üzere okulda/sınıfta bulunmasına karar vermek de Özel Eğitim Hizmetleri Kurulu’nun görevleri arasındadır.

Madde metninde “Özel eğitim ihtiyacı olan öğrenciler için velinin/vasinin yazılı başvurusu, öğretmenin uygun görüşü doğrultusunda velinin kendisi ya da veli tarafından sağlanacak bir kişinin öğrenciye destek olmak üzere okulda/sınıfta bulunmasına karar vermek” düzenlemesi ile yeni yönetmelikte çok önemli bir uygulama olan “gölge öğretmen” uygulamasına yer verilmiştir. Bu tüm özel gereksinimli bireyler ve aileleri için sevindirici bir gelişme olmuştur. Madde metninde eski yönetmelikte olduğu gibi “gerektiğinde görüşlerine başvurulmak üzere bireyin velisi/vasisi ve ilgili kurumlardan/kuruluşlardan kişilerin kurula katılımı sağlanır” hükmü ile birlikte “Özel eğitim değerlendirme kurul raporu doğrultusunda ve velinin/vasinin yazılı talebi dikkate alınarak bireyin resmî bir okula/kuruma yerleştirilmesine karar vermek” düzenlemesi yer almaktadır. Bu maddeye gerektiğinde görüşlerine başvurulmak üzere bireyin velisi/vasisi ve özel eğitime ihtiyacı olan bireyin katılımı sağlanır ibaresinin eklenmesi uygundur. Ayrıca Özel eğitim değerlendirme kurul raporu doğrultusunda ve velinin/vasinin yazılı talebi dikkate alınarak bireyin resmî bir okula/kuruma yerleştirilmesine karar vermek ve gerekli özel eğitim tedbirlerini almak maddesine; “resmi ve/veya özel okul/kuruma yerleştirilir” şeklinde veli talebi ve okul eğitim ücretini üstlenmesi doğrultusunda özel okullara da yerleştirme yapılabileceği hususunun eklenmesi gerekmektedir. Bu maddenin mevcut haliyle takip eden c bendi yani, “Özel eğitim değerlendirme kurul raporu ve velinin/vasinin yazılı talebi doğrultusunda özel okullarda öğrenimlerini sürdüren öğrenciler için bulunduğu okulda kaynaştırmayla eğitime devam kararı almak” maddesi birlikte değerlendirildiğinde; veli/vasi özel okul eğitim ücretini üstlense dahi ancak resmi okullara yerleştirme yapılabileceği, eğitimde tür ve kademeler arası geçişlerde özel okullara yerleştirme kararı verilemeyeceği, ancak, özel okullarda eğitimine devam eden öğrenciler için “eğitime devam” kararı verilebileceği gibi bir anlam ortaya çıkmaktadır. Bu da eğitime ilişkin temel düzenlemelere, mevzuat hükümlerine aykırılık teşkil etmektedir.

Bireyselleştirilmiş eğitim programı geliştirme birimi; (madde 50) Özel eğitim ihtiyacı olan öğrenciler için okullarda/kurumlarda BEP hazırlamak amacıyla BEP geliştirme birimi oluşturulur.

Bu madde içerisine gerektiğinde görüşlerine başvurulmak üzere, özel eğitim değerlendirme kurulundan bir üyenin, özel eğitime ihtiyacı olan öğrencinin BEP’ine katkı sağlayacağı öngörülenlerin BEP geliştirme birimine katılımı sağlanır şeklinde bir ekleme yapılmasını önermekteyiz. Bir örnek vermek gerekirse, BEP hazırlanan öğrenci aynı zamanda okul dışında destek eğitim hizmeti kapsamında bir rehabilitasyon merkezinde özel eğitim hizmeti alıyor olabilir. Bu durumda aynı öğrenci için birden fazla BEP hazırlanma ve uygulanma durumu ortaya çıkacaktır. Halbuki okulda hazırlanan BEP’e destek eğitim hizmetleri kapsamında da devam edilmesi uygulamanın etkinlik ve verimini arttıracak, öğrenciye daha fazla yarar sağlayacaktır.

Rehberlik ve psikolojik danışma servisi; (madde 55) (1) Rehberlik ve psikolojik danışma servisi okullarda/kurumlarda rehberlik ve psikolojik danışma hizmetlerini yürütür. Bu servis okuldaki/kurumdaki birim, kurul, komisyonlar ve RAM’la iş birliği içinde çalışır.

Okul ve kurumlarda “Bireyselleştirilmiş eğitim programı geliştirme birimi”, “Rehberlik ve psikolojik danışma hizmetleri yürütme komisyonu” “Rehberlik ve psikolojik danışma servisi” yanında “özel eğitim servisleri”nin kurulması gerekmektedir. Rehberlik ve özel eğitim hizmetlerinin tek bir yönetmelik altında birleştirilerek verilmesinden hareketle okul kurumlarda kurulacak Rehberlik ve psikolojik danışma servisi’nin, “REHBERLİK, PSİKOLOJİK DANIŞMA VE ÖZEL EĞİTİM SERVİSİ” adı altında yeniden düzenlenmesini, tüm okul ve kurumlarda ders saati uygulamasına tabi olmayan bir özel eğitim öğretmeni “kadrosu” bulunması uygulamasına geçilmesini öneriyoruz. Özel eğitime ilişkin rehber, danışman ve uygulayıcı olarak görev yapan bu öğretmenin varlığı, engelsiz okul modeline geçişte daha da önem arzedecektir düşüncesindeyiz.

Yönetmelik üçüncü bölüm; “Rehberlik ve Araştırma Merkezlerindeki Kurullar, Komisyonlar” a ilişkindir. Buna göre ÖZEL EĞİTİM DEĞERLENDİRME KURULU (madde 56)

Eski yönetmelikte yer alan “Eğitsel değerlendirme ve tanılama sonucunu dikkate alarak birey için en az sınırlandırılmış eğitim ortamı ve özel eğitim hizmetine ilişkin öneride bulunmak” hükmünün değiştirilerek/düzeltilerek “Eğitsel değerlendirme ve tanılama sonucunu dikkate alarak birey için KURAL OLARAK en az sınırlandırılmış eğitim ortamı ve özel eğitim hizmetine ilişkin öneride bulunmak” şeklinde yer almasını öneriyoruz. Eski yönetmelikte “en az sınırlandırılmış ortam ve kaynaştırma” uygulamalarına her fırsatta yer verilmesine rağmen, yeni yönetmelikte bu hususa çok fazla yer verilmediği görülmektedir. Bu hususa dikkatinizi çekmek isteriz. Yeni yönetmelikte bütünleştirme amaç ve ilkeler arasına alınmasına rağmen, en az sınırlandırılmış ortam ve kaynaştırma ilkesine en azından yönetmelik kapsamında daha fazla vurgu yapılmasının yerinde olacağına inanıyoruz.

ÖZEL EĞİTİM DEĞERLENDİRME KURULU’NUN ÇALIŞMA USUL VE ESASLARI (madde 58) (1) Özel eğitim değerlendirme kurulunun çalışma usul ve esasları şunlardır:Kurul üyelerinin görev süresi iki yıldır. Süresi biten üye yeniden görevlendirilebilir. Kurul üyelerinin görevden ayrılması halinde en geç onbeş gün içinde yerlerine görevlendirme yapılır. Kurul kararları oy çokluğu ile alınır. Oyların eşit olması halinde başkanın oyu iki oy sayılır. Kurula yapılan başvurular en geç altmış gün içinde karara bağlanır ve düzenlenen rapor bireyin velisi/vasisi ya da yazılı dilekçe ile yetkilendirdiği kişiye imza karşılığı verilir.

Eğitsel değerlendirme ve tanılama yapılmak üzere “Kurula yapılan başvurular en geç altmış gün içinde karara bağlanacağı” hususunun değiştirilerek ve düzeltilerek 30 güne indirilmesini önerilmektedir. 60 gün süre, eğitim ve öğretim açısından uzun bir süredir. Eğitsel değerlendirme ve tanılamanın mümkün olduğunca çabuk ve her halükarda 30 günü aşmayan bir süre içerisinde sonuçlandırılması gerektiğine inanmaktayız.

Yönetmelik altıncı kısım “Personel, Görev ve Sorumlulukları”na aittir. Buna göre birinci bölüm; OKULLARDA VE KURUMLARDA GÖREVLİ PERSONELİN GÖREV VE SORUMLULUKLARI düzenlemektedir.

Okullarda özel eğitim hizmetleri biriminin kurulmasına ilişkin yukarıdaki önerimizi burada da yineliyoruz. Okuldaki öğretmenlerin ile rehberlik ve psikolojik danışma hizmetleri kapsamında işbirliği içinde çalışmalarını sağlamak gibi bir amacı gerçekleştirmek okulda özel eğitim öğretmeni bulunmadığı sürece mümkün olmayacaktır.

Kayıt için gerekli belgeler (madde 85) (1) Okullara kayıtlarda: (a) Fotoğraf, (b) Yatılı okullar/kurumlar için sağlık kurulu raporu, (c) Yerleştirme kararı alınmış öğrenciler için özel eğitim hizmetleri kurulu kararının sureti aranır.

Okula kayıtlarda “Yerleştirme kararı alınmış öğrenciler için özel eğitim hizmetleri kurulu kararının sureti” maddesinin yönetmelikten çıkartılması gerektiğini düşünmekteyiz. Yerleştirme kararının bir örneği “Özel Eğitim Hizmetleri Kurulu” tarafından okula re’sen gönderilir. İdare hukukunun temel prensipleri içerisinde mevcut uygulama hukuka uygun ve yerinde bir uygulamadır. Veliden kayıt kabul esnasında Yerleştirme kararı alınmış öğrenciler için özel eğitim hizmetleri kurulu kararının suretini istemeye dair uygulamanın eğitim ve öğretimi aksatacağı, e- okul sistemi düşünüldüğünde gereksiz bir uygulama olduğu düşünülmektedir. Bu hüküm yönetmelikten çıkartılmalıdır.

ÖĞRENCİ BAŞARISININ DEĞERLENDİRİLMESİ (madde 88) Bu madde “Kaynaştırma ve Başarının Değerlendirmesi” başlıklı kısımda yer almalıdır. Bu madde de tekrarlar mevcuttur.

Yönetmeliğin diğer hükümlerinin değerlendirmesi ve bu hükümlere ilişkin öneriler konusunda ayrıca bir çalışma yapılmaktadır. Bu çalışmanın bitiminde diğer öneriler de kamuoyunun dikkatine sunulacaktır.

Özel eğitim alanında “yeni yönetmelik”’in bir çok yeni düzenleme ve uygulama yanında en azından bütünleştirmeyi ilkeleri arasına alması dolayısıyla özel eğitime yeni uygulamalar, kolaylıklar ve gelişmeler getireceği inanç ve umuduyla…

Saygılarımla,

Av.Jülide Işıl Bağatur

[1] MEB 2012/2013 İstatistikleri’nden alınmıştır.

[2] http://www.who.int/disabilities/world_report/2011/en/index.html

Asıl İşveren-Alt İşveren İlişkisinde İş Sağlığı ve Güvenliği Uygulamaları

ASIL İŞVEREN – ALT İŞVEREN İLİŞKİSİNDE İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ UYGULAMALARI

 

  1. GİRİŞ

Asıl işveren – alt işveren ilişkisi bakımından iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması ve bu önlemleri alma yükümlülüğünün kime ait olduğu hususu çalışma yaşamında önem taşımaktadır. Çünkü bu ilişkide iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmaması nedeniyle bir takım yaptırımların uygulanması gündeme gelmektedir. Yaptırım uygulanması bakımından da sorumlu kişinin tespit edilmesi gerekir.

Bu çalışmada asıl işveren – alt işveren ilişkisinin özellikleri açıklandıktan sonra, bu ilişkideki iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin kim tarafından alınacağı üzerinde durulacaktır. Son olarak iş kazası ya da meslek hastalığı ortaya çıkmadan önce ve ortaya çıktıktan sonra uygulanacak yaptırımlara ve muhataplarına değinilecektir.

  1. ALT İŞVEREN İLİŞKİSİ
  2. Tanımı:

Bir    işverenden, işyerinde yürüttüğü  mal  veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerde veya asıl işin bir bölümünde işletme ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren – alt işveren ilişkisi denir.

Asıl işveren ile alt işveren arasında akdi bir ilişki vardır. Bu ilişki istisna, vekalet olabileceği gibi taşıma ya da kira da olabilir[1]. Bu sözleşmesel ilişkinin hizmet akdine dayanmadığı kesindir [2]. Alt işverenin asıl işverene karşı olan yükümlülükleri akdedilen bu sözleşme ile belirlenir [3]. Asıl işverenin alt işverenin işçileri ile herhangi bir sözleşme ilişkisi yoktur [4].

Alt işveren, asıl işverene ait işin bir bölümünde veya yardımcı işlerinde kendisine iş akdi ile bağlı işçileri çalıştırır. Çalıştırdığı işçilerin ücretlerini öder [5]. Alt işveren kendi işçileri karşısında bir işveren niteliği taşır.[6] Ayrıca alt işverenin işçilerini çalıştırdığı işyeri bölümü onlar yönünden ayrı bir işyeri anlamını taşır. Bu bakımdan fiziki anlamda tek işyeri olan yerler hukuki anlamda hem asıl işverenin hem de alt işverenin işyeridir [7].

  1. Alt İşveren İlişkisinin Kurulabilmesinin Koşulları:
  2. İşyerinde İşçi Çalıştıran Asıl İşverenin Varlığı:

Alt işveren ilişkisinin kurulabilmesi için aranan şartlardan ilki, asıl işverenin de işyerinde işçi çalıştırarak işveren sıfatını korumasıdır. Asıl işverenin işyerinde işçi çalıştırarak işveren sıfatını koruması, yardımcı işleri veya asıl işin bir bölümünü başka işverene devretmiş olması gerekir.[8] Yargıtay da bir kararında şu görüşlere yer vermiştir: “İş Kanununun 1/son (şimdi 2/6) maddesi uyarınca sorumluluktan söz edilebilmesi için, o işte kendisi de işçi çalıştıran bir asıl işverenin varlığı şarttır. Diğer bir ifadeyle, belirli bir işin bir bölümünü başkasına verip, diğer bir bölümünü kendi çalıştırdığı işçilerle yapan işveren asıl işveren konumundadır. Kendisi işin bir bölümünde bizzat işçi çalıştırmayıp, işi bölerek, ihale suretiyle muhtelif kişilere veren iş sahibi (ihale makamı) İş Kanununun 1/son (şimdi 2/6) maddesi anlamında bir asıl işveren değildir”[9].

  1. İşin Asıl İşverene Ait İşyerinde Yapılması:

İş Kanununun 2 nci maddesinin 6 ncı fıkrasında yer alan “işçilerini … bu işyerinde … çalıştıran diğer işveren” deyiminden bu şartın aranması gerektiği sonucu çıkmaktadır.[10] Alt işverenin işinin asıl işverenin işyerinde yapması şartını asıl işverenin işyeri veya işletmesini ilgilendiren ‘iş organizasyonu’ şeklinde anlamak gerekir.[11]

  1. İşin İşyerinde Yürütülen Mal ve Hizmet Üretimine İlişkin Olması:

Alt işverenin asıl işverenden aldığı iş asıl işin bir bölümünde veya yardımcı işlerde (personel taşıma, yemek, güvenlik gibi) olabilir. Ancak, Kanuna göre bu işin asıl işverenin işyerinde yürüttüğü mal ve hizmet üretimi ile ilgili olması gerekir.[12] Bunun yanında işyerinde yürütülen iş ifadesinin dar yorumlanmaması gerekir [13].

  1. İşletmenin ve İşin Gereği ile Teknolojik Nedenlerle Uzmanlık Gerektiren Bir İş Olması:

İş Kanununun 2 nci maddesinin 6 ncı fıkrasında alt işveren ilişkisi tanımlanmış ve ilişkinin işyerinde yürütülen mal ve hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde söz konusu olabileceği belirtilmiştir. Yardımcı işlerin alt işverene verilmesinde, İK.m.2/6’da herhangi bir sınırlama öngörülmemiştir [14]. Yargıtay da aynı görüştedir [15].

İş Kanununun 2 nci maddesinin 6 ncı fıkrasında yer alan “işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler”de iş alma koşulunun nasıl yorumlanması gerektiği öğretide tartışma konusu olmuştur. Bu konuda öğretideki ilk görüşe göre, işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren iş ölçütü bir bütündür.[16] Buna mukabil öğretideki diğer görüşe göre, İK. m.2/6’daki düzenleme bölünebilir niteliktedir, bir bütün olarak yorumlanmamalıdır. Yani, işveren, teknoloji ve uzmanlık gerekleri ile olduğu gibi salt işletmenin ve işin gereğine dayanarak da alt işverene iş verebilir. Verilen işin aynı zamanda teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren bir iş olması gerekmez [17].

İşverenlerce salt maliyetleri düşürmek, işçileri daha düşük ücret ve çalışma koşullarında istihdam etmek veya işçilerin iş mevzuatından kaynaklanan bazı haklarını kullanmalarını engellemek ya da yükümlülüklerden kaçınmak amacıyla alt işveren ilişkisi kurulamaz [18].

  1. İşçilerin Sadece Asıl İşverenin İşyerinde Çalışması:

İK. m.2/6’da alt işveren “bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu iş yerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren” olarak nitelendirilmiştir. Kuşkusuz bu koşul, alt işverenin başka yerde hiç işçi çalıştıramayacağı şeklinde yorumlanamaz. Burada kastedilen, alt işverenin bu iş için görevlendirdiği bir grup işçisini sadece bu işte çalıştırmasıdır.[19]

  1. Alt İşverenin Asıl İşverenin işçilerine Karşı Müteselsil Sorumluluğu:

İK. m. 2/6’ya göre, “Bu ilişkide asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumludur.” Burada sözü edilen sorumluluğu müteselsil sorumluluk olarak anlamak gerekir.[20] Alt işverenin işçileri İş Kanunundan, iş akdinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan haklarını asıl ve alt işverenden birlikte veya bunlardan dilediğine başvurarak talep edebilirler. Asıl işverenle alt işveren aralarında bir sözleşme yaparak işçiler için getirilen korumayı bertaraf edemezler. Yargıtay da aynı görüştedir [21].

  1. Alt İşveren İlişkisinin Muvazaalı İşleme Dayanması

Çalışma yaşamında sık görülen muvazaalı alt işveren ilişkilerinin önlenmesine yönelik olarak İK. m.2/7’de bir takım sınırlamalar getirilmiştir [22]. İK. m.2/7’ye göre, “Asıl işverenin işçilerinin alt işveren tarafından işe alınarak hakları kısıtlanamaz veya daha önce o işyerinde çalıştırılan kimse ile alt işveren ilişkisi kurulamaz. Aksi halde ve genel olarak asıl işveren alt işveren ilişkisinin muvazaalı işleme dayandığı  kabul edilerek alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçisi sayılarak işlem görürler. İşletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler dışında asıl iş bölünerek alt işverenlere verilemez.”

  • Asıl İşverenden Devralınan İşçilerin Haklarının Kısıtlanmaması: İK. m.2/7 ile getirilen sınırlamanın amacı asıl işverenin işçilerinin alt işveren tarafından işe alınmaması değil, işe alınan bu işçilerin haklarının kısıtlanmamasıdır. Bu durumda alt işveren asıl işverenin işçilerini işe alabilecek, ancak aynı veya daha iyi ücret ve çalışma koşullarıyla çalıştırmaya devam edebilecektir [23].
  • İşyerinde Çalıştırılan Kişilerle Alt İşveren İlişkisinin Kurulamaması: Hükmün amacı daha önce o işyerinde çalışanların aynı işyerinde taşeron olmalarını mutlak biçimde engellemek değildir. Bu düzenlemenin amacı muvazaalı durumları engellemektir. Bu nedenle katı biçimde yorumlanmamalıdır.
  • Asıl İşin Bölünememesi: Bu düzenleme ile, işletme ve işin gereği ya da teknolojik nedenlerle uzmanlık gerekleri söz konusu olmadıkça asıl işin aynı bölümünde çalışan işçilerin bir kısmının asıl işverenin diğer kısmının ise muvazaalı şekilde alt işverenin işçisi olarak gösterilmeleri ve alt işverenin işçilerinin belli haklardan yoksun bırakılmaları mümkün olmayacaktır [24].
  1. Muvazaalı Alt İşveren İlişkisinin Yaptırımı:
  • Başlangıçtan İtibaren Asıl İşverenin İşçisi Sayılmak:

Muvazaalı alt işveren ilişkisinin kurulmasının yaptırımı İK. m.2/7’de düzenlenmiştir. Buna göre, “Aksi halde ve genel olarak asıl işveren alt işveren ilişkisinin muvazaalı işleme dayandığı kabul edilerek alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçisi sayılarak işlem görürler.” Bu durumda asıl işverenin işçisi sayılan işçiler yasadan, toplu iş sözleşmesinden, iş akdinden vb. doğan haklarını asıl işverenden talep edeceklerdir.

  • Temelinde Muvazaa Olan Fesihler:

Asıl işverenin işçilerinin alt işverence haklarının kısıtlanarak işe alınması bir muvazaa oluşturur. Yargıtay, temelinde muvazaa olan feshin geçersiz bulunduğunu, diğer deyişle yapılan çıktı-girdi işleminin hiçbir hukuki hüküm ve sonuç yaratmayacağını, işçinin hiçbir kesinti olmaksızın başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçisi olduğunu, işçinin feshe bağlı hakları değil asıl işverenden eksik ödenen ücret ve diğer haklarını alabileceğini isabetli olarak karara bağlamıştır.[25].

  • ASIL İŞVEREN-ALT İŞVEREN İLİŞKİSİNDE İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ UYGULAMALARI

– İş Sağlığı ve Güvenliği Önlemlerinin Alınması:

İş kazaları ve meslek hastalıklarını meydana gelmeden önlemek yaşamsal önem taşır. İş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması yükümlülüğü sadece işverenlere ait değildir. Bu konuda Devlet ve işçi sendikalarına da önemli görevler düşmektedir.

Anayasamızda iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili bir takım düzenlemeler yapılmıştır. Devlet, Anayasanın kendisine yüklediği bu ödevi yerine getirebilmek için iş sağlığı ve güvenliği mevzuatını öngörmek, güçlü bir iş güvenliği örgütü oluşturmak ve öngörülen mevzuatın uygulanmasını denetlemek ve gerekli durumlarda hukuki, idari ve cezai yaptırımları uygulamak durumundadır.

  1. İşverenlerin Yükümlülükleri:
  2. Gerekli Her Türlü Önlemi Alma Yükümlülüğü:

İşverenin iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini alma yükümlülüğü, geniş anlamda işçiyi gözetme borcu işinde yer alır. Gözetme borcu işverene, işçinin çıkarları doğrultusunda davranma, onu koruma ve ona yardımcı olma, işçiye zarar verebilecek davranışlardan kaçınma borcu yükler.[26] İşçiyi gözetme borcunun özel hukuktaki kaynağı iş akdi ve BK. m.332’dir. Kamu hukuku kaynağı ise İK.m.77’dir. Bu hükümler ister özel hukuka ister kamu hukukuna dayansın emredici niteliktedirler [27].

İK. m.77/1’e göre, “İşverenler işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak, işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdürler.” Maddede de ifade edildiği üzere işveren, hiçbir sınırlama olmaksızın iş güvenliği açısından gerekli olan her türlü önlemi almak zorundadır. Ayrıca işveren iş güvenliği mevzuatında yer almasa da teknolojinin gerekli kıldığı önlemleri almak zorundadır [28].

Asıl işveren-Alt İşveren ilişkisinde alt işveren de bağımsız bir işveren olduğu için, işçilerini gözetme borcu altındadır. Dolayısıyla işçiyi gözetme borcunun bir gereği olarak alt işveren gerekli iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almakla yükümlüdür. Asıl işverenini ise, alt işverenin işçilerine karşı doğrudan doğruya böyle bir yükümlülüğü yoktur. Ancak bazı durumlarda asıl işverenin herkese yönelik talimatlar verebilmesi olanaklıdır. Yargıtay’a göre de, “önemle belirtmek gerekir ki, davacının çalıştığı işyerinde patlayıcı yani tehlikeli maddeler üretildiği için, davalı işverenin bu yönleri dikkate alarak işyeri disiplinini sağlamak amacıyla çok sıkı kayıtlar koyması ve emniyet tedbirleri ile ilgili olarak hassas davranıp, işyerinin tehlikeden uzak bir şekilde ve ortamda bulunması için kimi yetkileri elinde bulundurması doğal karşılanabilir ”[29].

  1. Denetleme Yükümlülüğü:

İK. m.77/2’ye göre, İşveren gerekli iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması ile yetinmeyecek, bu önlemlere uyulup uyulmadığını da denetleyecektir. Yargıtay da aynı görüştedir. Yüksek Mahkemeye göre, “İşveren bu tür işlerde çalıştırdığı işçisi için işyerinde baret bulundurmakla yetinemez. Bu bareti sürekli olarak vermek ve verdiği baretin işçi tarafından kullanıldığını denetlemekle dahi yükümlüdür”[30].

Asıl işveren – alt işveren ilişkisi hukuka uygun olarak kurulmuşsa yani muvazaa söz konusu değilse, asıl işveren, alt işveren işçilerinin bu kanundan, mevzuattan, toplu iş sözleşmesinden doğan haklarından da müteselsilen sorumludur. Burada asıl işveren alt işverenin kusurundan sorumludur [31]. Böyle bir durumda da yani asıl işverenin müteselsilen sorumlu tutulduğu ilişkide, asıl işverenin denetim yetkisinin olmadığını söylemek mümkün değildir. Özellikle iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması noktasında asıl işverenin yönetim ve denetim yetkisini kabul etmek durumundayız [32].

  1. Eğitim Verme ve Bilgilendirme Yükümlülüğü:

İK. m.77/2’ye göre, “İşverenler … işçileri karşı karşıya bulundukları mesleki riskler, alınması gerekli tedbirler, yasal hak ve sorumlulukları konusunda bilgilendirmek ve gerekli iş sağlığı ve güvenliği eğitimini vermekle yükümlüdürler.” Bu düzenleme gereğince işveren, işçiye, yürüttüğü iş nedeniyle ortaya çıkması muhtemel tehlikeler, alınması gereken önlemler, yasal hak ve sorumluluklar konusunda bilgi vermekle yükümlüdür. Bunun yanında işveren gerekli iş sağlığı ve güvenliği eğitimini de vermekle yükümlü tutulmuştur.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bir kararında işçiyi iş güvenliği konusunda bilgilendirmeyen, gerekli eğitimi vermeyen işvereni denetim görevini de belirtmek suretiyle iş kazasının oluşumundan sorumlu tutmuştur [33].

Asıl İşveren-Alt İşveren ilişkisinde, asıl işveren de alt işverenin işçilerine  eğitim vermekle yükümlüdür. Asıl  işveren   bu eğitimi   işe başlamadan önce, çalışma   ve işyeri değişikliklerinde, iş ekipmanlarının   değişmesi halinde  veya işyerindeki teknolojinin değişmesi     halinde verecek [34].

Alt işveren de kendi işçilerine karşı işveren sıfatını taşıdığı için İK. m.77/2’de düzenlenmiş olan bilgilendirme ve eğitim verme yükümlülüğü altındadır. Alt işveren bu yükümlülüğünü yerine getirmezse ve iş kazası meydana gelirse bunun neticesine asıl işveren de katlanacaktır. Çünkü Kanuna uygun olarak kurulmuş olan ilişkide asıl işveren ile alt işveren müteselsil olarak sorumludurlar. Bu durumda da asıl işverenin sorumluluğuna neden olabilecek bir durumu asıl işverenin denetleme imkanının olmadığını söylemek doğru olmayacaktır [35].

  1. İşyerini İş Sağlığı ve Güvenliği Konusunda Örgütleme:

İK. m.80/1’e göre, “Bu Kanuna göre sanayiden sayılan, devamlı olarak en az elli işçi çalıştıran ve altı aydan fazla sürekli işlerin yapıldığı işyerlerinde her işveren bir iş sağlığı ve güvenliği kurulu oluşturmakla yükümlüdür.” Bu maddeye göre iş sağlığı ve güvenliği kurulu oluşturulması için 3 şart gereklidir. (1) Sanayiden sayılan bir işolma, (2) En az elli işçi çalıştırma, (3) Atlı aydan fazla sürekli işlerin yapıldığı işyeri. Bu 3 şart mevcutsa, işyerinde adı geçen kurulun kurulması zorunlu hale gelir.

İK. m.80/3’e dayanılarak “İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulları Hakkında Yönetmelik” yayınlanmıştır.[36] Yönetmeliğin 4.maddesinde yukarıda belirttiğimiz şartlar yer almaktadır. Ayrıca işçi aysısının belirlenmesi konusunda, “… İşçi sayısının tespitinde işyerinde çalışan işçilerin tamamı dikkate alınır.” ifadesine yer verilmiştir. Bu durumda asıl işveren-alt işveren ilişkisi söz konusu olduğunda, alt işverenin, asıl işverene ait işyerinde çalıştırdığı işçiler ile asıl işverenin işçilerinin sayıları toplamı elliyi geçtiği takdirde o işyerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulunun oluşturulması zorunlu hale gelir.[37] Ayrıca bu sayıya başkasından ödünç alınan işçilerin de katılması hem işin doğasına hem de İK. m.7/1, c.3 hükmüne uygun olacaktır [38].

Kanaatimce, alt işveren de İK. m.80/1’de belirtilen şartları taşıyorsa, iş aldığı işyerinde iş sağlığı ve güvenliği kurulu oluşturmakla yükümlüdür. Çünkü İK. m.80/1’e baktığımızda “her işveren” ifadesinin kullanıldığını görüyoruz. Bunun yanında, alt işveren İK.m.3’e göre işyerini bildirmekle ve tescil ettirmekle yükümlüdür. Yani burada iş asıl işverene ait işyerinde yapılmaktadır ancak bu işyeri aynı zamanda alt işveren açısından da ayrı bir işyeri niteliğini taşır.

Grup oluşturan işyerleri olsa bile, 50’den çok işçi çalıştıran her işyerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulu oluşturulur [39].

İşverenler, iş sağlığı ve güvenliği kurullarında mevzuata uygun olarak verilen kararları uygulamakla yükümlüdür (Yönetmelik m.10).

  1. İşyeri Sağlık ve Güvenlik Birimi:

İşverenler, devamlı olarak en az elli işçi çalıştırdıkları işyerlerinde alınması gereken iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin belirlenmesi ve uygulanmasını izlenmesi, iş kazası ve meslek hastalıklarının önlenmesi işçilerin ilk yardım ve acil tedavi ile koruyucu sağlık ve güvenlik hizmetlerinin yürütülmesi amacıyla, işyerindeki işçi sayısı, işyerinin niteliği ve işin tehlike sınıf ve dercesine göre;

  1. İşyeri sağlık ve güvenlik birimi oluşturmakla,
  2. Bir veya birden fazla işyeri hekimi ile gereğinde diğer sağlık personelini görevlendirmekle,
  3. Sanayiden sayılan işlerde iş güvenliği uzmanı olan bir veya birden fazla mühendis veya teknik elemanı görevlendirmekle, yükümlüdürler (İK. m.81/1).

İK. m.81/2’de işyeri sağlık ve güvenlik hizmetlerinin işveren tarafìndan oluşturulacak birim tarafından yerine getirilebileceği gibi işletme dışından hizmet alımı yoluyla da yerine getirilebileceği hükme bağlanmıştır.

İşyeri Hekimi:

Günümüzde işyerlerinin ve çalıştırılan işçi sayısının ulaştığı boyut işyerlerinde hekim bulundurulmasını gerekli kılmaktadır. Devamlı olarak en az elli işçi çalıştıran işverenler, oluşturmak zorunda oldukları işyeri sağlık ve güvenlik biriminde, işçi sayısı, işyerinin niteliği ve işin tehlike sınıf derecesine göre bir veya birden fazla işyeri hekimi ile gereğinde diğer sağlık personelini görevlendirmekle yükümlüdür.

İşyeri Hekiminin Görev ve Sorumlulukları: İşyeri hekimlerinin görevleri, alınması gereken iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin belirlenmesi ve uygulanmasının izlenmesi, iş kazası ve meslek hastalıklarının önlenmesi, işçilerin ilk yardım ve acil tedavi ile koruyucu sağlık ve güvenlik hizmetlerinin yürütülmesidir (İK. m.81/1). Ayrıca İK. m.80/3’e dayanılarak çıkarılan İşyeri Hekimleri Yönetmeliğinin 22.maddesinde de işyeri hekiminin görevleri ayrıntılı olarak sayılmıştır [40].

İşyeri hekimleri bağımsız çalışma ilkesi içerisinde mesleki özgürlük ve tıbbi deontoloji kurallarına uygun hareket eder.[41] Burada işverenin yönetim hakkı sınırlanmıştır.

İşyeri hekimi ile işveren arasındaki ilişki hizmet sözleşmesine dayanır. Ancak işyeri hekimi, işveren adına hareket ettiğinden ve işyerinin yönetiminde görev aldığından aynı zamanda işveren vekili niteliğini taşır. Bu durumdan dolayı kaynaklanan yükümlülük ve sorumluluklar işyeri hekimleri için de geçerlidir.

Ücret, İşyeri hekimi ile işveren arasında serbestçe kararlaştırılabilir. Yargıtay da bu görüştedir [42].

İş Kanununun 81. maddesine göre, işyeri hekimi çalıştırma zorunluluğu konusunda, işyerinde çalışan işçi sayısı dikkate alınmıştır. Yani söz konusu işyerinde elli işçi çalışıyorsa o işyerinde işyeri hekimi istihdamını zorunlu kılmıştır. Yasa koyucu burada işçilerin bağlı olduğu işverenler ile ilgilenmemiş, aynı işyerinde bulunmalarını yeterli bulmuştur. Bu nedenle, işyerinde çalışan işçilerin alt ya da asıl işverene bağlı olmaları sonucu değiştirmez. Alt işverenin o işyerinde çalışan işçileri de değerlendirmede dikkate alınmalıdır [43].

  1. İşçilerin Yükümlülükleri

İşçiler iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili alınan her önleme uymakla yükümlüdürler (İK. m.77/1). İşçinin iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uymaması açılacak tazminat davalarında işverenin sorumluluğunun değerlendirilmesinde BK 44 uyarınca müterafik kusur olarak göz önüne alınır. Müterafik kusur, aklı başında makul bir kimsenin kendi çıkarı için sakınacağı ya da sakınması gerekli olan düşüncesiz bir hareketi ifade eder [44].

İşçinin kendi isteği veya savsaması yüzünden işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi haklı fesih nedeni oluşturur (İK. m.25/II, ı). İşverenin haklı nedenle fesih hakkını kullanabilesi için mutlaka bir zararın meydana gelmesi de gerekli değildir. İş güvenliğinin tehlikeye düşürülmesi yeterlidir.[45] Yargıtay, işçinin davranışı kendi sağlığına ve güvenliğine zarar verecek nitelikteyse, haklı nedenle fesih hakkına yol açacağını kabul etmektedir [46].

  1. İşçilerin Hakları
  2. Çalışmaktan Kaçınma Hakkı:

İşyerinde iş güvenliği önlemlerinin alınmaması halinde işçi çalışmaktan kaçınma hakkını kullanabilir ve BK. m.325’e dayanarak ücretini isteyebilir[47] İşçinin çalışmaktan kaçınma hakkını kullanabilmesi için her şeyden önce tehlikenin yakın, acil ve hayati olması gerekir (İK. m.83/1). Bunun yanında İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulunun işçinin talebi yönünde karar vermesi gerekir. Kurul, işçinin talebi doğrultusunda karar verdiğinde iş akdi askıya alınmış olur. İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulu bulunmayan işyerlerinde bu konudaki başvuru işveren veya işveren vekiline yapılır (İK. m. 83/2).

  1. İş Akdini Fesih Hakkı:

İşveren işyerinde, çalışma koşullarını uygulamazsa işçi İK. m.24/I, (1) uyarınca iş akdini haklı nedenle derhal feshedebilir. Dolayısıyla burada fesih hakkının doğması için İK. m. 83’teki prosedürün işlemesine gerek yoktur [48].

İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulunun kararına ve işçinin talebine rağmen gerekli tedbirin alınmadığı işyerlerinde işçiler alt iş günü içinde İK. m.24/I’e dayanarak hizmet akitlerini derhal feshedebilirler (İK. m.83/5).

  1. İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ YAPTIRIMLARI

İş sağlığı ve güvenliği kurallarını ihlal eden işverenlere özel hukuk ve kamu hukuku yaptırımları uygulanır. Özel hukuk yaptırımları borçlar hukuku temeline dayanır. Kamu hukuku yaptırımları ise idari ve cezai yaptırımlardır. Gerek alt işverenler, gerekse asıl işverenler, işveren sıfatına sahip oldukları için, kanunların işverenler için öngördüğü bütün yükümlülüklere tabidirler [49]. Bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi halinde ise, kanunda düzenlenen yaptırımlarla karşı karşıya kalmaları kaçınılmazdır.

  1. İdari Yaptırımlar:

İdari yaptırımlar, yasaların yetki verdiği durumlarda, idarenin araya bir yargı kararı girmeden, doğrudan doğruya bir işlemle ve idare hukukuna özgü usullerle kamu yararını korumak amacıyla, uygulamış olduğu yaptırımlardır [50].

İş güvenliğine ilişkin idari yaptırımların uygulanabilmesi için işyerinde mutlaka bir iş kazası veya meslek hastalığı meydana gelmesi gerekmez. İdari yaptırımlar esas itibariyle bu durum meydana gelmeden önce uygulanırlar.

İşverenler, iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin düzenlemelere uymamaları halinde kendilerine idari yaptırım uygulanır.

İdari yaptırımları; idari para cezaları, işin durdurulması veya işyerinin kapatılması, işçilerin çalışmaktan alıkonulması şeklinde sıralamamız mümkündür (İK. m.79/1).

İşveren, makine, tesisat ve tertibat veya işin durdurulması ya da işyerinin kapatılması sebebiyle işsiz kalan işçilerinin ücretlerini ödemek zorundadır [51].

Asıl işveren-alt işveren ilişkisinde alt işverenler de idari yaptırımların muhatabı olabilirler. Alt işveren, asıl işverenin iş organizasyonunda faaliyet gösterir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, asıl işverene ait işyeri alt işveren açısından da işyeri kabul edilir. Bu açıdan alt işveren iş sağlığı ve güvenliği kurallarının getirdiği yükümlülüklere uymazsa kendisine idari yaptırım uygulanabilir.

  1. Cezai Yaptırımlar:

Cezai yaptırımların gündeme gelebilmesi için işyerinde iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uyulmaması sonucunda ölüm ya da yaralanma meydana gelmesi gerekir.

Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. Kişinin öngördüğü sonucu istememesine karşın sonucun meydana gelmesi halinde ise bilinçli taksir söz konusu olur (TCK. m. 22).

İş sağlığı ve güvenliği hukuku bağlamında bilinçli taksir hali önem taşır. İşyerinde gerçekleşen iş kazalarının büyük bir kesimi işverenler tarafından öngörülebilecek düzeydeki basit iş kazalardır. Bu tür olaylarda işverenlerin ya da vekillerinin ortaya çıkabilecek sonucu öngördükleri ve fakat alınması gerekli önlemleri almadıkları kabul edilebilir [52].

l.Taksirle Öldürme:

Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (TCK. m.85).

İşverenin uyması gereken iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uymaması sonucu iş kazası meydana gelmiş ve işçi ölmüşse işveren taksirle öldürmeden sorumlu tutulacaktır. Buradaki sorumluluk somut olaya göre, taksir ya da bilinçli taksir olarak ortaya çıkabilir.

2.Taksirle Yaralama:

Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır (TCK. m.89). İşverenin iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uyulmaması ve yükümlülüklerini yerine getirmemesi neticesinde iş kazası meydana gelmiş ve işçinin yaralanmışsa bu durumda işveren bundan sorumlu tutulacaktır.

Asıl işveren – alt işveren ilişkisinde, alt işverenin işçisinin geçirdiği iş kazasından dolayı ölüm ya da yaralanma meydana gelmişse cezai sorumluluk alt işverene aittir. İK. m.2/6’daki “birlikte sorumluluk” cezai değil hukuki sorumluluktur.

  1. Hukuki Yaptırımlar:

İşverenin, iş sağlığı ve güvenliği mevzuatının gerektirdiği önlemleri almaması nedeniyle iş kazası medyana gelmişse işverenin ayrıca hukuki sorumluluğu doğar [53]. Bu takdirde, işçinin veya ölümü halinde destekten yoksun kalanların Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayan zararları için genel hükümlere göre işverene yönelmeleri mümkündür [54]. İşçinin 5510 sayılı Kanun kapsamına girmemesi halinde ise, işçi ya da ölümü halinde destekten yoksun kalanlar tüm zararlarını işverenden talep edebilirler. Bunun yanında iş güvenliği önlemlerinin gereği gibi alınmaması halinde uygulanabilecek hukuksal yaptırımlardan birisi de manevi tazminattır. Kazalanan işçi ya da ölümü halinde destekten yoksun kalanlar manevi tazminat talep edebilirler [55].

– İşverenin Hukuki Sorumluluğunun Niteliği:

Kusursuz Sorumluluk Görüşü: Kusursuz (objektif) sorumlulukta, sorumluluğun doğması için failin kusuru aranmaz. Maddi zararı tazmin borcunun doğabilmesi için, olay ile zarar arasında uygun nedensellik bağının ispatı yeterlidir.[56] Kusursuz sorumluluğun temelinde zararın tamamına mağdurun katlanmasının yaratacağı adaletsiz sonuç yatmaktadır. Ortaya çıkması muhtemel bu adaletsiz sonuçların önüne geçmek amacıyla tehlike sorumluluğu kavramı yaratılmıştır[57]. Burada işverenlerin sorumluluktan kurtulabilmesi, ancak illiyet bağının kesildiği durumlarda söz konusu olacaktır.

Kusur Sorumluluğu Görüşü: Kusur sorumluluğunu savunan yazarlara göre, Borçlar Kanununda yer alan temel sistem kusur sorumluluğudur. Kusursuz sorumluluğun doğabilmesi için özel düzenleme gerekir. İşverenin işçiyi gözetme borcu konusundaki kusurlu davranışı, gereken iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almamış olmasıdır.

Yargıtay Uygulaması:

Yargıtay konuya ilişkin olarak olayın özelliğine göre değerlendirme yapmakta ve işverenin sorumluluğunu ya kusur ya da kusursuz sorumluluğa dayandırmaktadır.

Yargıtay’a göre mevzuatta yer almamakla birlikte modern teknolojinin gerektirdiği önlemlerin alınmaması işverenin kusurlu bir davranışı olarak kabul edilir. Yargıtay, kusursuz sorumluluğa dayanarak verdiği kararlarda belli ilkelere dayanmaktadır. Bunlardan ilki çıkar ilkesidir. Çıkar ilkesine göre, yapılan işte en çok işverenin çıkarı bulunduğundan ortaya çıkan neticeden işverenin de sorumlu tutulması gerekir. İkincisi hakkaniyet ilkesidir. Bu ilkenin temelinde, hiçbir kusuru bulunmasa da işverenin kazalanan işçinin kazasından duyduğu elem ve ızdırabın bir bölümüne katlanması düşüncesi yatar. Yargıtay’ın kullandığı üçüncü ilke ise, tehlike (risk) ilkesidir. Bu ilkeye göre de, işveren yürüttüğü iş nedeniyle bir tehlike yaratmaktadır. Söz konusu tehlike, kazada işverenin bir kusuru olmasa da onu sorumlu tutmak açısından yeterlidir. Yani bu ilkeye göre, tehlikeyi yaratan onun sonuçlarına katlanmalıdır.[58] Yargıtay, konuya ilişkin bir kararında, işveren iş akdiyle, iş ve işyeri tehlikelerine karşı korumayı taahhüt ettiği gibi, önlenmesi mümkün olmayan tehlikelerden doğacak zararları da taahhüt etmiş sayılır…”[59].

Asıl işveren – alt işveren ilişkisi kanuna uygun bir biçimde kurulduysa yani muvazaa söz konusu değilse, alt işverenin işçilerine karşı asıl işveren ile alt işveren müteselsil olarak sorumludur. Bu durumda işyerinde, alt işverenin işçisinin ölümü ya da yaralanması ile sonuçlanan bir iş kazası meydana gelmesi durumunda, hukuki sorumluluk bakımından asıl işveren ile alt işveren müteselsil olarak sorumlu tutulacaktır. Nitekim Yargıtay’a göre, “İş kazasının meydana geldiği fabrika binası inşaatı işini davalılardan (A) A.Ş. üstlenmiş ve binanın çatı inşaatını diğer davalı (B) Kollektif Şirketi’ne vermiştir. Kazalı işçi taşeron firma (B) Kollektif Şirketi’nin taşeronu A.Ş’nin işçisidir. Şu duruma göre (A) A.Ş. asıl işveren olup, olayda herhangi bir kusuru bulunmasa dahi İK. m.1/son (şimdi İK.m.2/6) uyarınca, alt işverenle birlikte müteselsilen sorumludur ”[60].

Dr. Adnan AĞIR

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü Şube Müdürü

[1] Yargıtay da, taşıma sözleşmesi ile işçilerin işyerine getirilip götürülmesini üstlenen kişiyi alt işveren kabul etmiştir (9.H.D.18.1.1989,    10312/1139). Buna karşılık işyerinin temizlenmesi işini alan temizlik şirketinin yaptığı iş bağımsız iş biçiminde değerlendirilmiştir (10.HD. 13.09.2001, 4151/5593).; Güzel, Ali/Okur, A.Rıza/Caniklioğlu, Nurşen. Sosyal Güvenlik Hukuku. 12.Bası. Beta Yay. 2009. Sayfa 183.

K A Y N A K Ç A

  1. Akın, Levent. İş Kazasından Doğan Maddi Tazminat. Yetkin Yay. 2001.
  2. Akın, Levent. İş Sağlığı ve Güvenliğinde İşyeri Örgütlenmesi. AÜHFD 2005.
  3. Akın, Levent. “İş Sağlığı ve Güvenliği Açısından İşveren ve Vekillerinin Hukuki, İdari ve Cezai Sorumlulukları” ÇEİS. İş Sağlığı Ve Güvenliği Sempozyumu 2008. Tebliğler ve Tartışmalar.
  4. Akyiğit, Ercan. İş Kanunu Şerhi. Seçkin Yay. 2008.
  5. Arslanoğlu, Mehmet Anıl. İş Kanununda Esneklik Temelli Üçlü Sözleşmesel İlişkiler. Legal Yay. 2005.
  6. Aydınlı, İbrahim. Türk İş Hukukunda Alt İşveren İlişkisi ve Muvazaa Sorunu. Seçkin Yayınları 2008.
  7. Canbolat, Talat. Türk İş Hukukunda Asıl İşveren – Alt İşveren İlişkileri. İstanbul 1992.
  8. Çankaya, Osman Güven/Çil, Şahin. İş Hukukunda Üçlü İlişkiler. YetkinYay. 2006.
  9. Çelik, Nuri. İş Hukuku Dersleri. 19. Bası. Beta Yay. 2006.
  10. Ekmekçi, Ömer. “Asıl İşveren Alt İşveren İlişkisinde İSG Uygulamaları” ÇEİS. İş Sağlığı Ve Güvenliği Sempozyumu 2008. Tebliğler ve Tartışmalar
  11. Ekmekçi, Ömer. “4857 sayılı Kanunda İş Sağlığı ve Güvenliği” İş Sağlığı ve Güvenliği Mevzuatındaki Değişiklikler ve İşveren Yükümlülükleri Semineri. 2004.
  12. Ekonomi, Münir. Türk Hukukunda Üçlü İlişkiler. Legal Vefa Toplantıları. Nuri Çelik’e saygı. Legal Yay. 2008.
  13. Güzel, Ali. İş Yasasına Göre Alt İşveren Kavaramı ve Asıl İşveren-Alt İşveren İlişkisinin Sınırları. Çalışma ve Toplum Dergisi. 2004/1.
  14. Güzel, Ali/Okur, A.Rıza/Caniklioğlu,Nurşen. Sosyal Güvenlik Hukuku. 12.Bası. Beta Yay. 2009.
  15. İnciroğlu, Lütfi. İş Sağlığı Ve Güvenliğinde İşçi ve İşverenin Hukuki ve Cezai Sorumlulukları. Legal Yay. 2008.
  16. Kılıçoğlu, Mustafa/Şenocak, Kemal. İş Kanunu Şerhi. Legal Yay. 2008.
  17. Narmanlıoğlu, Ünal. Hukukunda Üçlü İlişkiler. Legal Vefa Toplantıları. Nuri Çelik’e saygı. Legal Yay. 2008.
  18. Şen, Murat/ Naneci, Aslı. “Asıl İşveren – Alt İşveren İlişkisi ve Alt İşverenlik Sözleşmesi” Sicil İş Hukuku Dergisi, Eylül 2009. Sayı 15.
  19. Süzek, Sarper. İş Hukuku. 4.Baskı. Beta Yay. 2008.
  20. Süzek, Sarper. İş Güvenliği Hukuku. Savaş Yay. 1985.
  21. Süzek, Sarper. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Konusunda Somut Çözüm Önerileri. İstanbul Barosu Yay. 2001.
  22. Şahlanan, Fevzi. Türk İş Hukukunda Alt İşveren. Mercek 1997.
  23. Tunçomağ, Kenan. Türk İş Hukuku. İstanbul 1971.

EFOM Mükemmellik Modeli ve Yetenek Yönetimi

EFQM Mükemmellik Modeli ve Yetenek Yönetimi “EFQM (Avrupa Kalite Yönetimi Vakfı) Mükemmellik Modeli”nde işin değer yaratan ve sunan unsurları, bir kuruluşun “İş Modeli”ni oluşturur.

Bu unsurlar genellikle kuruluşun değer önermesi, kar formülü, temel kaynakları ve temel süreçleridir.

Kuruluşun “Değer Önermesi” bir kuruluşun müşterilerine sunduğu ürün ve hizmetlerin yarattığı farktır.

Bu farkı ortaya çıkaracak olan öncelikle kuruluşun “Entelektüel Sermaye”, “Bilgi Birikimi”, “Kurumsal Çeviklik”, “Yaratıcılık” ve “Yenileşim” alanlarındaki gücüdür.

Bir kuruluş bu gücünü çalışanlarından alır ve yansıtır.

“EFQM Mükemmellik Modeli”nde mükemmel kuruluşlarda:

  • Çalışanlara ilişkin planlar kuruluşun stratejilerini destekler.
  • Çalışanların bilgi birikimleri ve yetenekleri geliştirilir.
  • Çalışanların yön birliği ve katılımı sağlanır, çalışanlar yetkilendirilir.
  • Çalışanlar kuruluşun tümünde etkili iletişim kurar.
  • Çalışanlar takdir edilir, tanınır ve gözetilir.

Çalışanların bilgi birikimleri ve yeteneklerinin geliştirilmesi etkin bir “Yetenek Yönetimi” anlayışı ve uygulamalarını gerektirir.

“EFQM Mükemmellik Modeli”nde “Çalışanların Bilgi Birikimleri ve Yeteneklerinin Geliştirilmesine odaklanan mükemmel kuruluşlar:

  • Misyon, vizyon ve stratejik amaçlarını gerçekleştirmek için gereken becerileri ve yetkinlikleri anlar.
  • Eğitim ve geliştirme planlarının, çalışanların kuruluşun gelecekte gerek duyacağı yetkinlikleri ve becerileri kazanmalarını sağlayacak yönde olmasını güvence altına alır.
  • Bireysel hedefleri ve ekip hedeflerini zamanında gözden geçirerek ve güncelleyerek bunların kuruluşun hedefleriyle uyumunu sağlar.
  • Çalışanların performansını değerlendirir ve performanslarını iyileştirmeleri, görev değişikliğine ve istihdama uygunluklarını koruyabilmeleri için onlara yardımcı olur.

– Çalışanların katkılarını en üst düzeyde gerçekleştirmeleri için gerekli araçlar, yetkinlikler, bilgi ve yetkiye sahip olmalarını sağlar.

EFQM Mükemmellik Modeli kılavuzuna Kalder’in aşağıdaki linkinden ulaşabilirsiniz:

http://kovk.kalder.org/index.php?option=com content&view=article&id=9&Itemid = 5

Yetenek Yönetimi konusunda, uygulama örneklerini de içeren bir inceleme dosyası yazısına Ankara Sanayi Odası’nın aşağıdaki linkinden ulaşabilirsiniz:

http://www.aso.org.tr/b2b/asobilgi/sayilar/dosyamayishaziran2011.pdf

Adnan Erdoğmuş

Mayıs, 2012

İş Hayatında Etik Değerlerin Önemi

İş Hayatında Etik Değerlerin Önemi

Çağdaş, kurumsal yapısını oluşturmuş işletmelerde yöneticilerin öncelikli görevi kurum kültürleri içerisinde iş etik değerleri ve kodlarını oluşturmaları ve gözetmeleridir.

Kurumsal yöneticiler, etik kodlara sahip çıkmanın ve yapılandırmanın uzun vadede her zaman firmalarına değer ve itibar katacağı bilinciyle hareket ederler.

İş hayatında etik davranışların tanımı ülkeden ülkeye, kültürden kültüre değişkenlik gösterse de, küreselleşen dünyamızda bu değerler konusunda ortak evrensel paydalar hızla oluşmaktadır.

İş hayatında etik değerleri oluşturan normların başında, iş yaptığımız birey ve kurumlara, müşterilerimize ve topluma karşı kurumumuzu, mali yapımızı, ürün ve hizmetlerimizi doğru tanımlamamız, verdiğimiz sözleri yerine getirmemiz, yani dürüst ve güvenilir olmamız gelmektedir.

Etik değerlerin diğer önemli bir normunu ise; iş yapılan kurumların ve müşterilerimizin satın alma kararlarını alırken özel çıkarlar vaad ve temin edilerek yönlendirilmemesi, çıkar çatışmalarından kaçınılması oluşturmaktadır.

İş yapılan kurum ve müşterilerin bu tür iş etiği dışı davranışlar ile etki altına alınması ancak kısa vadeli ve haksız kazançlar getirebilir.

Oysa iş yapma kararlarında gerçek iş kriterlerini, yani fiyat, performans, ihtiyaçların karşılanması benzeri değerlendirmeleri göz önüne alarak, karar veren iş ortakları, tedarikçi ve müşterilerimiz, ürün ve hizmetlerimizle tatmin olacak ve bize sadakatle bağlanabileceklerdir.

Gerçek ve uzun vadeli karşılıklı işbirliği ve kazancın böyle elde edileceği açıktır. Bu aynı zamanda, geçmişte ticarette iyi ahlak ve doğruluğu temel alan “Ahilik” geleneğimizin de özünü oluşturmaktadır.

İş kararlarını etkileyen etik dışı davranışlar genellikle şahsi menfaatler sağlanması şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Rüşvet veya yolsuzluk şeklinde gerçekleşen bu etik dışı olgunun yanında, iş kararlarını çıkar sağlayarak etkilemenin başka yolları da vardır. Karşı tarafa pahada ağır hediye vermeyi, daha iyi koşullarla kendi firmasında iş önermeyi, şahsi menfaate veya kullanıma yönelik bedelsiz veya değerinin çok altında fiyatlarla ürün temin etmeyi bunlara örnek gösterebiliriz.

Kuruluşun uzun vadede sağlıklı yaşayabilmesi için en önemli kaynakları olan güvenilirlik ve dürüstlük algılamasına bu tür etik dışı davranışlar ürkütücü bir risk oluşturmaktadır.

Bir kez dahi, bir tek çalışanın buna yönelmiş veya meydan vermiş olması, piyasada hakkımızda duyulacak tek bir etik dışı davranış bile, yılların emeğini, yatırımlarını ve kurumumuzun marka değerini bir anda silip götürebilecektir.

Gerek dünyada, gerekse ülkemizde bu korkunç maliyetle yüzyüze kalan birçok birey ve kuruluşu, bu tür örnek yıkımları kolaylıkla hatırlayabiliriz.

Bu nedenle iş etiği değerlerini örgüt kültürü içinde bilinçlenme sağlayarak etkin bir şekilde aşılamak ve sürekli gözetmek yöneticilerin başta gelen görevleri arasındadır.

Çalışanların bu yönde sürekli eğitilmesi ve uyanık tutulması, onlara bu konuda liderlik yapılması ve rol modeli olunması elzemdir.

Bu eğitimlerin özellikle çalışanların etik dışı davranışları nasıl algılayacakları ve kaçınabilecekleri yönünde pratik, örnek vaka çözümleriyle desteklenmesi ve yoğunlaştırılması gerekmektedir.

Ayrıca kurum içinde temel değerleri ve iş etiği prensiplerini sahiplenecek, bu konuda çalışanlara rehberlik edecek, bu tür etik dışı durumların bildirileceği veya konunun etik dışı davranış oluşturup oluşturmadığı yönünde danışmanlık alınacağı birimler oluşturulması etik değerlerin kurum içinde sahiplenilmesi ve yaşatılması açısından zorunludur.

İş davranışlarımızın etik dışı olup olmayacağını, kurum çalışanları olarak önceden kendimize yöneltebileceğimiz “Yaptığım doğru, adil ve yasal mıdır?”, “Bu davranışım kuruluşumun temel değerleri ile örtüşmekte midir?”, “Bu yaptığımı rahatlıkla arkadaşlarımla paylaşabilir miyim?”, “Bu yaptığımız basında haber olsa ne tepki alırdık?”, “Bu davranışımızdan kimler, nasıl haksız zarar görebilir?” sorularıyla test edebiliriz.

Öte yandan çalışanlarımızın kendilerinin etik dışı davranışlarda bulunmamaları da tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda karşı tarafın etik dışı davranışlarının da algılanması ve bunlara alet olunmaması gerekir.

Yine kurum olarak tedarikçilerimizin, iş ortaklarımızın, müşterilerimizin de etik standartlar içinde çalışmalarını sorgulamalı, desteklemeli, bu konuda titiz ve seçici davranmalıyız.

Kurum kültürü içerisinde etik değerleri aşılarken, kurumumuzu özellikle birtakım kalıplaşmış, yanlış anlayışlardan da uzak tutmamız gerekmektedir. Çalışanlarımız veya iş yaptığımız kişi ve kuruluşlar: “Bunu herkes yapıyor, ayakta kalabilmemiz, yaşayabilmemiz için bizim de yapmamız lazım”, “İşler başka türlü yürümüyor, yoksa iş alamayız”, “Kuralı bir kere delmekle bir zarar gelmez”, “Yazıya çiziye dökmeyiz olur biter” sözleriyle karşımıza çıkabilirler.

Bu savlarla gelenlere, sürekli, uzun vadedeki yararı, iş hayatındaki en önemli sermayeyi, “Dürüstlük” ve “Güvenilirlik” düsturları ile pekişecek olan “İtibar” kavramını hatırlatmalıyız.

Adnan B: Erdoğmuş Ağustos, 2011

Hizmet İnovasyonu ve Sınai Haklar

Hizmet İnovasyonu ve Sınai Haklar

Farklı, değişik, yeni fikirler ve buluşların geliştirilmesini ve uygulanmasını ifade eden İnovasyon (“Yenilikçilik”), yenilikçi buluş özelliği içermesi hallerinde, yeni ürünlerin, usullerin bulunması, tasarlanması ve uygulanmasıyla hayata geçmekte ve sınai hakların konusu olabilmektedir.

Yenilikçi ve yaratıcı bilgi, söz konusu uygulamalarla bir yandan ekonomik ve toplumsal faydaya dönüşmekte, öte yandan bu bilgiyi üreten işletmeleri rekabette öne geçirmektedir.

Şirketlerdeki yenilikçilik sistemi ve faaliyetleri kuruluş içindeki uzman çalışanları, Ar-Ge ve İnovasyon bölümleri eliyle yürütülmektedir.

Bu sistem ve faaliyetler doğal olarak sadece ürünlere ve usullere yönelik olmayıp, işletmelerin sunmuş olduğu hizmetlerde yenilikçiliği de kapsayabilmektedir.

Hizmet ve Hizmette Yenilikçilik

“Hizmet”, bir işletme tarafından pazara sunulan, alıcılara sağlanan faydalar olarak; “Hizmette Yenilikçilik” ise yeni tasarlanmış veya önemli ölçüde değiştirilmiş bir hizmet yaklaşımının ortaya çıkarılması, hizmetin sunum veya dağıtım sisteminde bir farklılık, yeni bir buluş yaratılması faaliyetleri olarak adlandırılmaktadır.

Her inovasyon (yenilikçilik) bir buluş niteliğinde değildir. Ancak buluş özellikleri içeren hizmet yenilikleri, sınai mülkiyet kapsamında yer alabilecek olup, yenilikçi hizmetin ilk bulan ve uygulayanları adına üretilmesi, pazarlanması ve satılması açısından gayri maddi bir hak özelliği taşıyacaktır. Bu sınai haklar, ilgili yasal mevzuatlar doğrultusunda, özellikle hizmet markası, hizmet patenti alınması suretiyle, hizmet markası ve hizmet patenti sahiplerine, yasal korumalardan faydalanma hakları tanıyacaktır.

Hizmet Markaları

Bir işletmenin hizmetlerini, bir başka teşebbüsün hizmetlerinden ayırt etmeyi sağlaması koşuluyla, çizimle görüntülenebilen ve çoğaltılabilen her türlü işaretleri, “Hizmet Markası” olarak tanımlayabiliriz.

Hizmet Markaları; Markaların Korunması Hakkı’nda Kanun Hükmünde Kararname ile düzenlenmiş olan ve hizmet sektöründe faaliyet gösteren işletmelerin sundukları hizmetleri kapsayacak şekilde tescilini aldıkları markalardır. Hizmet Markası sahipleri, ilgili Kanun Hükmünde Kararname, Yönetmelikler, ülkemizin bu alanda taraf olduğu uluslararası anlaşmalar kapsamında tanınan haklara sahip olmaktadır.

Marka sahibi, marka taklitleri yoluyla haksız rekabet ve sınai mülkiyet haklarına tecavüzlere karşı yasal yollara başvurabilecektir. Söz konusu koruma, tescili bulunan hizmet markasına karşı ihlallerde hapis, para, ticaretten men ve kapatılma cezaları ile donatılmıştır. Marka sahibi, maruz kaldığı ticari zararlar için, özellikle borçlar ve ticaret kanunumuzda yer alan haksız rekabet hükümlerine de dayanarak ayrıca tazminat talep etme ve dava haklarına sahip bulunacaktır.

Teknoloji sektörü açısından, Türk Patent Ensititüsü (TPE) hizmet markaları sınıflandırmaları arasında “Bilgisayar hizmetleri”, “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların elektronik ortamlar ile bir araya getirilmesi hizmetleri”, “Sınai makinelerin ve cihazların, büro makinelerinin ve cihazlarının, haberleşme cihazlarının, elektrikli ve elektronik cihazların tesisi, bakımı ve tamiri hizmetleri”, “Malzemelerin üçüncü şahıslar adına montajı hizmetleri” ve “Bilimsel ve sınai inceleme, araştırma hizmetleri; mühendislik hizmetleri”ni örnek sayabiliriz.

Hizmet Yenilikçiliğine Yönelik Patentler

Bir hizmet yeniliğine yönelik teknik bir özellik ihtiva eden buluşlar, buluş sahibine, buluş konusu hizmet ürününü belirli bir süre üretme, kullanma, pazarlama, satma veya ithal etme hakları tanıyacak olan bir patent veya faydalı model belgesi tescili ile koruma altına alınabilmektedir. Buluş, “tarım dahil, sanayideki herhangi bir spesifik sorunun çözümü” olarak tanımlanır ve bir ürüne veya usule ilişkin olabilir.

Mevzuata göre herhangi bir hizmet yeniliği buluşu, “Tekniğin bilinen durumunun aşılması” ve “Sanayiye uygulanabilirlik” özelliklerine sahip olması halinde patentlenebilecektir. TPE’nün açıklamalarına göre “Tekniğin bilinen durumunun aşılması” kriteri “konuda uzman bir kişinin kolayca düşünüp uygulamaya koyamayacağı” nitelik anlamındadır. “Sanayiye uygulanabilirlik” ise, buluşun

tümüyle kuramsal olmak yerine pratiğe uygulanabilir özellik taşıması demektir. Bu manada üçüncü önemli kriter patent için başvurusu yapılacak yeniliğin, başvuru yapılmadan önce başkaları tarafından yazılı, sözlü ya da uygulanarak açıklanmamış olması anlamında, mutlak yenilik özelliği taşıyacak olmasıdır. Bu üç kriteri taşıyan hizmet inovasyonuna dayalı buluşlar bir patent ile korunabilecektir. Faydalı modellerde ise “Tekniğin bilinen durumunun aşılması”  kriteri aranmayacaktır.

Yine teknoloji sektöründen yola çıkarak, hizmet inovasyonuna dayalı bu tür patent başvuruları arasında “”Etkileşimli mobil on-line görsel bilgilendirme ve eğlendirme hizmeti”, “İnternet türü bir ağda hizmetlerin birleştirilmesi”, “Mobil iletişim sisteminde hizmet sağlamak için cihaz ve metot”, “Hizmet teslim modu ile tahsis edilen bir veri hizmetinin gerçekleştirilmesi için aparat ve yöntem”, “İnternet bilgi saklama sistemi”ni örnek gösterebiliriz.

Patent sahibi, patentle korunan buluşu kullanmak zorundadır. Kullanma zorunluluğu üç yıl içinde gerçekleştirilmelidir. Kullanmanın değerlendirilmesinde pazar şartları göz önünde tutulacaktır.

Bir buluş için buluş sahibine verilen bir patent, buluş sahibinin izni olmadan başkalarının buluşu üretmesini, kullanmasını veya satmasını belirli bir süre boyunca engelleme hakkı verecektir. Yine ilgili Kanun Hükmünde Kararname, Yönetmelikler ve Uluslarası Patent İşbirliği anlaşmaları kapsamında oluşan patent mevzuatımız çerçevesinde hizmet patenti hak sahibi, buluşun yeri, teknoloji alanı ve ürünlerin ithal veya yerli üretim olup olmadığı konusunda herhangi bir ayırım yapmaksızın patent haklarından yararlanabilecektir. Patent sahibinin, üçüncü kişiler tarafından izinsiz olarak patent konusu ürünün üretilmesi, satılması, kullanılması veya ithal edilmesi veya bu amaçlar için kişisel ihtiyaçtan başka herhangi bir nedenle olursa olsun elde bulundurulmasını önleme hakları bulunmaktadır.

Patentten doğan hakları tecavüze uğrayan patent sahibi, bu konuda görevli ve yetkili mahkemelerden, patentten doğan haklara tecavüz fiillerinin durdurulması, tecavüzün giderilmesi, maddi ve manevi zararın tazmini, patentten doğan haklara tecavüz suretiyle üretilen veya ithal edilen ürünlere, bunların üretiminde doğrudan doğruya kullanılan araçlara ve patente bağlı bir usulün kullanımını sağlayan araçlara el konulması ve patentten doğan haklara tecavüzün devamını önlemek üzere gerekli tedbirlerin alınması taleplerinde bulunabilir. Patentli bir ürünün izinsiz kullanılması durumunda mahkemeler suçlular hakkında hapis cezasına veya ağır para cezasına veya her iki müeyyidenin birden uygulanmasına karar verebilmektedir.

Bir Hizmet Markasına Patent Alınabilir mi?

Gerek markalar ve gerekse patentler Türk Patent Enstitüsünde tescil ettirilir. Bir hizmet markasına aynı zamanda bir hizmet patenti alınması söz konusu değildir. Marka; işletmelerin mal ve hizmetleri için ayırt edici özelliği olan sözcükler, şekiller, harfler ve sayılardan oluşabilen her türlü işarete verilen addır. Patent ise, teknik özelliği olan buluşların korunması hakkında kullanılan bir terimdir. Her ikisi de ayrı ayrı hukuki içerik, tescil ve koruma süreçlerine tabidir.

Buluş Niteliği Şartı

Sınai ve teknik bir içerik taşıması ve halihazır bir proğramı harekete geçirebilecek bir tasarım özelliği içermesi benzeri özel haller ve koşullar istisna teşkil etmek kaydıyla, bir hizmetin sunulmasına yönelik bir bilgisayar yazılım ve proğramı, bilim eseri veya estetik niteliği olan yaratmalar hukuken “Buluş” niteliğinde sayılmadıkları için ülkemizde bir patent ile koruma altına alınmamaktadırlar. Örneğin bir hizmetin sunumuna yönelik doğrudan bilgisayar üzerinde çalıştırılan yazılımlar için de bir patent alınması bu bağlamda söz konusu olamayacaktır. Bilgisayar proğramları ve bir proğrama dönüşmesi kaydıyla bilgisayar tasarımları ülkemiz hukuk düzeninde fikir ve sanat eserleri olarak değerlendirilmekte olup, ilgili fikir ve sanat eserleri mevzuatı doğrultusunda koruma altına alınabilmektedirler.

İşçi Buluşları

Yazımızın başında Hizmet Yenilikçiliği de dahil olmak üzere işletmelerde yenilikçiliğe dayalı buluşların, çoğunlukla şirketin ilgili İnovasyon, Ar-Ge bölümlerinde görev yapan çalışanları veya uzmanları tarafından ortaya çıkarıldığını belirtmiştik. Çalışanların buluşlarında işçilerin ve işletmelerin hakları ülke patent sistemimizde “İşçi Buluşları” başlığı altında ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir.

Buna göre işçiler tarafından gerçekleştirilecek buluşlardan, işçinin yükümlü olduğu işin gereği olarak yaptığı veya işletmenin büyük ölçüde deneyim ve çalışmalarına dayanan buluşlar İşçinin Hizmet Buluşu olarak adlandırılmaktadır.

Bu yöndeki yasal düzenlemelere, özellikle 551 sayılı “Patent haklarının korunması hakkında Kanun Hükmünde Kararname” kapsamında yer verilmekte olup, İşçi Buluşları da patent veya faydalı model belgesi ile korunabilir nitelikte olan buluşlardır ve işçiler bu kapsamda bir buluş yaptığında, bu buluşlarını, kendi kişisel katkılarını da belirterek yazılı olarak ve geciktirmeksizin işverene bildirmekle yükümlüdürler.

İşveren, İşçi Buluşu ile ilgili olarak tam veya kısmi hak talep edebilecek ve bu yönde tam talep içerikli bir bildirimin işçiye ulaşması ile buluş üzerindeki tüm haklar işverene geçebilecek ve işveren ilgili hizmet buluşunu kullanmaya başlayabilecektir. İşverenin hak talebi durumunda işçi kendisine uygun bir bedelin ödenmesini işverenden isteme hakkına sahiptir. Bedelin hesaplanmasında hizmet buluşunun ekonomik değerlendirilebilirliği, işçinin işletmedeki görevi ve işletmenin buluşun gerçekleştirilmesindeki payı gibi unsurlar gözönünde tutulacaktır.

İşletmeler, Hizmet Yenilikçiliğine dayalı bu tür İşçi Buluşlarında, işçinin de rızasını almak kaydıyla, şirket adına gerek Türkiye’de ve gerekse yabancı ülkelerde patent verilmesi amacıyla TPE’ne başvuruda bulunma hakkına sahiptir. İşveren tam hak talebinde bulunmuş olduğu bir işçi buluşu için başvuruda bulunmaz ve işçinin belirleyeceği süre içinde de başvuruyu yapmazsa, işçi de, işveren adına ve hesabına, hizmet buluşu için Enstitü’ye başvurabilecektir. İşveren, ayrıca işçinin talebi üzerine, patent almak istemediği yabancı ülkeler için buluşu serbest bırakmak ve bu ülkelerde işçiye patent almak için talep yapma imkanını sağlamakla yükümlüdür.

İşveren, işçinin, İşci Buluşu nedeniyle talep ettiği bedeli ödemeden önce patent verilmesi için yaptığı başvuruyu takip etmek istemez veya patent hakkının korunmasından vazgeçmek isterse, durumu işçiye bildirmekle yükümlüdür. Bu durumda işçinin talebi üzerine işveren, masrafları işçiye ait olmak üzere patent hakkını veya patent alınması ve korunması için gerekli olan belgeleri işçiye devir etmek zorundadır.

Yenilikçilik, Uzmanlık ve Şirket Değerleri

Yenilikçilik sistemi ve faaliyetlerine önem veren kuruluşların yukarıda saydığımız hukuki düzenlemelerin bilincinde olarak, hizmet inovasyonlarına yönelik yenilik ve buluşlarını yasal korumalar altına almaları elzemdir.

Elde edilen bu özel haklarla, başkalarının markanızı ve buluşunuzu ticari anlamda kullanmasını engelleyebilir, rekabet gücünüzü artırabilirsiniz.

Bir kuruluşun marka ve patent sayısı, o kurumun uzmanlık seviyesi hakkında önemli bir göstergedir. Gelişmiş ülkelerde şirketlerin pazar değerlerinin algılanması ve hesaplanmasında, yıllık Ar-Ge ve İnovasyon yatırımları ve patent sayıları öncelikli faktörler olarak öne çıkmaktadır.

Adnan B. Erdoğmuş Şubat, 2010